?>
?>
MASKİ Genel Müdürü Talat Postacı’nın da katıldığı toplantıda, 1980 yılında Devlet Su İşleri (DSİ) ile İzmir Belediyesi arasında imzalanan su tahsis protokolünün günümüz koşullarına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiği vurgulandı. Artan kuraklık, yer altı su seviyelerindeki düşüş ve kontrolsüz su tüketiminin gündeme geldiği buluşmada, bölgedeki üreticilerin yaşadığı sıkıntılar ve çözüm beklentileri dile getirildi.
Saruhanlı İlçesi’ne bağlı Nuriye Mahallesi’nde, gerçekleştirilen toplantıya, MASKİ Genel Müdürü Talat Postacı, MASKİ Genel Müdür Yardımcısı Özgür Avşar, Saruhanlı Ziraat Odası Başkanı Aydoğan Okur, Nuriye Sulama Kooperatifi Kurucu Ortağı ve Köy-Koop Merkez Birliği Temsilcisi Nurettin Dingaz, Nuriye Sulama Kooperatifi Başkanı Ünal Tosun, Lütfiye Sulama Kooperatifi Başkanı Şenol Göktaş, mahalle muhtarları, çiftçiler ve vatandaşlar katıldı.
“Ne kadar su verildiğinin kontrolü yapılmalı”
Saruhanlı Ziraat Odası Başkanı Aydoğan Okur, 45 yıl önce Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ile İzmir Belediyesi arasında imzalanan protokole değinerek, “1980 yılında çıkmış bu karar üzerinde çok fazla görüşmeler yaptık. Ama çıkan kanunu geri alamıyoruz. Bu işin çözüm noktasında önemli olan anlaşma ile verilen suyun takibini yapabilmektir. Biz çiftçiler olarak verilen suyun kontrol edilmesini talep ediyoruz. Yapılan kontroller sonrasında da gerekli yerlere bilgilerin verilmesini istiyoruz” dedi.
“Eşit bir şekilde paylaşım yapılmasını istiyoruz”
Nuriye Sulama Kooperatifi Kurucu Ortağı ve Köy-Koop Merkez Birliği Temsilcisi Nurettin Dingaz ise “Herkesin de bildiği gibi yer altı sularımız, gün geçtikçe çekilmekte. Çocukluk yıllarımızda 7 metrelerden su çıkarıyorduk. Şuan ise 130 metre 140 metrelerden suyu çıkaramıyoruz. Biz üreticiler olarak 1980 yılındaki protokol çerçevesinde ne kadar su veriliyor, kaç metreden su çıkarılıyor konuları hakkında bilgiler almak istiyoruz. 45 yıldır iki mahallemizin üreticilerine hiç yardım edilmiyor. Suya şehirlerin de ihtiyacı var bunun da farkındayız, ama biz çiftçilerin de çok ihtiyacı var. Yetkililerin bu konuda eşit bir şekilde paylaşım yapılmasını talep ediyoruz” dedi.
“Kuyularımızın su seviyeleri gün geçtikçe çekilmekte”
Nuriye Sulama Kooperatifi Başkanı Ünal Tosun, “Belediyelerin insanlara su sağlamak gibi bir görevi var. Bizim de kooperatif olarak çiftçilere su sağlamak gibi görevimiz var. Maalesef şu an kuyularımızın su seviyeleri gün geçtikçe çekilmekte. Yeni kuyu açmak için maalesef maliyetler çok yüksek, çiftçimizin de durumu belli. Biz çiftçiler olarak bir çözüm istiyoruz. Sulama için yeni tesisler kurulmasını talep ediyoruz. İnsan hayatında su gerekli evet, ama tarım olmazsa da insan olmaz. Tarımın da suya ihtiyacı var. Çiftçinin üretmesi için suya ihtiyacı var. Bu nedenle 45 yıl önce yapılan bu protokolün DSİ tarafından tekrar gözden geçirilip yenilenmesini talep ediyoruz. Çünkü o zamanki nüfus ve tarım alanları ile günümüzün şartları aynı değil” diye konuştu.
“Saruhanlı Ovası ciddi sıkıntılar yaşıyor”
Lütfiye Sulama Kooperatifi Başkanı Şenol Göktaş ise “Su sıkıntısı genel olarak bütün Saruhanlı Ovası’na ciddi sıkıntılar veriyor. Bizim kuyularımız 150 metre, şu an askıda kalan birçok kuyum var. Çiftçilerin kimseyle yarışmaya gücü yetmez. Her geçen gün suyumuz azalıyor. Salihli Barajı’ndan istediğimiz suyu alabilirsek bizim kuyulara ihtiyacımız kalmayacak. Ama Salihli Barajı’nda da yeterince su yok. Bu durumda oradan da su alamıyoruz. Yetkililerin bu konuda bir çözüm bulması gerekiyor” dedi.
“Barajdan su gelirse sondajlara ihtiyacımız kalmayacak”
Nuriye Mahallesi üreticilerinden Gafur Ertürk de “45 yıl önce bizlere bu kadar su lazım değildi. Taban suları yüksekti. Bu kadar sulama ihtiyacı bile duymuyorduk. Yılda birkaç kez suladığımızda ürünlerimiz oluyordu. Şu an haftayı geçiremiyoruz. Bir hafta sonra ürünlerimiz tekrar su istiyor. Çünkü tabanda su yok. Toprak yarım metre, bir metre aşağıdan kuru çıkıyor. Su kullanımının çok iyi paylaşılması ve bu konuda bizlere destek olunması gerekiyor. En azından Salihli’den gelen kanalın da kapalı sistemle gelmesi gerekiyor. Eğer bu su bizlere ulaştırılırsa bizim zaten sondajlara ihtiyacımız kalmayacak. Ama şu an su olmadığı için çiftçiler sondajlarla su temin etmek zorunda. Yetkililerin sesimizi duymasını, sıkıntılarımızın çözümü noktasında adımlar atmasını istiyoruz” şeklinde konuştu.
“Su kriziyle karşı karşıyayız”
Ziraat odaları, kooperatifler ve çiftçilerle değerlendirme yapmak için bir araya geldiklerini belirten MASKİ Genel Müdürü Talat Postacı ise tüm Türkiye’nin olduğu gibi Manisa’nın da ciddi bir su kriziyle karşı karşıya olduğunu ifade etti. Postacı, “Manisa, bereketli ovaları, üretken çiftçisi ve güçlü tarım altyapısıyla ülkemizin stratejik üretim merkezlerinden biridir. Ancak küresel iklim krizinin etkileriyle birlikte azalan yağış miktarı, yer altı su seviyelerinde ciddi düşüşlere yol açmakta; sondaj derinlikleri 300 metrelere kadar inmektedir. Bu faktörler, tüm dünyada olduğu gibi Manisa’mızda da su kaynakları konusunda endişe yaratmaktadır. Yeraltı su seviyelerimiz her geçen yıl azalmakta ve yüzey sularımız kuraklığın etkisiyle yetersiz kalmaktadır. Bu durum, çiftçilerimizin tarlalarını sulamasını zorlaştırmakta ve hem kırsal hem de kentsel alanlarda suya erişimi giderek güçleştirmektedir” dedi.
“Su kaynakları adil bir şekilde yönetilmeli”
Postacı, “Bilindiği üzere, 45 yıl önce Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ile İzmir Belediyesi arasında imzalanan bir protokol bulunmaktadır. Bu protokol çerçevesinde, Manisa sınırları içindeki Göksu ve Sarıkız kaynaklarından yıllık toplam 108 milyon metreküp su, İzmir’e tahsis edilmiştir. O dönemin koşullarında hazırlanan bu protokolün, günümüzün değişen ihtiyaçlarını tam olarak karşılamadığı görülmektedir. İzmir, bizim kıymetli bir komşumuz ve kardeş şehrimizdir. Aynı coğrafyanın ve ortak iklimin insanları olarak iş birliğine büyük önem veriyoruz. Ancak, sürdürülebilir bir gelecek için su kaynaklarının adil bir şekilde yönetilmesi gerektiğine de inanıyoruz. Çünkü bugünün Manisa’sı, 45 yıl öncesine kıyasla nüfusu artan, sanayisi gelişen, altyapısı büyüyen ve yüzde 98 oranında içme suyunu yeraltı kaynaklarından sağlayan bir kenttir. Bu nedenle mevcut tahsis planlarının aynı şekilde sürdürülmesi, hem çevresel sürdürülebilirlik hem de ekonomik kalkınma açısından ciddi zorluklar doğurmaktadır. Bölgemizde içme ve kullanma suyu amacıyla geçmiş yıllarda açılmış birçok kuyunun kuraklık nedeniyle verimsiz hale geldiği ve yeni sondaj çalışmalarına ihtiyaç duyulduğu açıkça ortadadır. Bölgedeki tarımsal sulama yapan çiftçilerimiz ve kurumlarımız bu durumdan doğrudan etkilenmekte, ciddi mağduriyetler yaşamaktadır” diye konuştu.
“İki şehrimizin menfaati için su tahsisi yeniden değerlendirilmeli”
Talat Postacı, “Bugüne kadar farklı tarihlerde kurum ve kuruluşlar arasında çeşitli toplantılar yapılmış olsa da bu sorunun yerel yaklaşımlarla değil, yeraltı su kaynaklarının yönetiminden sorumlu olan Devlet Su İşleri tarafından ele alınması gerektiği açıktır. Manisa’nın tüm su ihtiyaçları dikkate alındığında, 1980 tarihli protokolün günümüz ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi artık zaruridir. Bugün Manisa olarak, artan su ihtiyacımız nedeniyle kendi kaynaklarımızın uzun vadeli kullanımı konusunda bazı zorluklarla karşı karşıyayız. Mevcut su tahsisinin günümüz koşullarına göre yeniden değerlendirilmesinin, her iki şehrimizin de menfaatine olacağına inanıyoruz. Bu doğrultuda, Manisa’nın içme ve kullanma suyu ihtiyacı ile tarımsal sulama hakkını gözeten, bilimsel temellere dayanan adil ve hakkaniyetli yeni bir Devlet Su İşleri protokol çalışmasının başlatılmasını talep ediyoruz. Tahsis edilen debi miktarlarının gözden geçirilerek Manisa’ya da pay ayrılması, hem adil hem de yaşamsal bir ihtiyaçtır” dedi.
Çözüm Odaklı Bir İş Birliği Vurgusu
Bu konuyu bir eleştiri veya ayrışma amacı gütmeden, tamamen çözüm odaklı bir iş birliği çağrısı olarak ilettiklerini vurgulayan Postacı “Manisa’nın tüm paydaşları; halkı, sanayicisi, çiftçisi ve dinamikleriyle birlikte, bu tahsis planlarının adil ve güncel bir yapıya kavuşturulmasını beklemektedir. Unutulmamaktadır ki tarımsal üretimin kalbi olan bu topraklarda su, sadece bir kaynak değil, yaşamın temelidir” şeklinde konuştu.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
“DSİ su tahsisini adil ve bilimsel temelde yeniden düzenlemeli” yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Depreme 360 derece açıyla bakmak gerekir
Depreme 360 derece açıyla bakmak gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sadece yer bilimleri açısından bakma eğilimi kaygıyı artırıyor. Deprem sonrası psikoloji üç aşamadan oluşuyor. İlk 15 gün içerisinde yaşanan akut stres doğaldır ve genellikle kendiliğinden düzelir. Eğer bu durum dört haftayı aşarsa, posttravmatik stres bozukluğu riski ortaya çıkar. Sekiz haftayı geçtiğinde ise profesyonel klinik yardım alınması gerekir.” dedi.
Deprem korkusu kişilik yapısına göre farklılık gösteriyor
Deprem korkusunun kişilik yapısına göre farklılık gösterdiğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, bazı kişilerin dışarıdan sakin görünmesine rağmen içsel panik yaşayabileceğini, bu tür durumlarda soğukkanlılığın bir savunma mekanizması olduğunu, ancak çözüm bulunamadığı takdirde kronik strese dönüşebileceğini belirtti.
Deprem korkusunun artmasında belirsizlik, çaresizlik ve umutsuzluk duygularının büyük etkisi olduğuna işaret eden Prof. Dr. Tarhan, Japonya örneğine vererek, güçlü sistemlerin, toplumun deprem korkusunu azaltmada etkili olduğunu söyledi.
Sorgulamadan inanmamak lazım!
Deprem tahminleriyle ilgili kamuoyunda yapılan çelişkili açıklamaları da değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:
“Her uzman kendi penceresinden bakarak açıklamalar yapıyor. Bu tür bilimsel tartışmaların ekranlarda değil, uzmanlar arasında kapalı ortamlarda, bilimsel platformlarda yapılması gerekiyor. Resmi kurumlar, uzman görüşlerini bilimsel veriler ışığında değerlendirip toplumla net, güven verici bir dille paylaşmalı. Aksi takdirde halkta daha fazla kaygı ve güvensizlik oluşuyor. Biri diyor ki ‘İstanbul’u terk edin’. Diğeri ‘Geçti bitti.’ Bunu söylerken sadece kendi penceresinden bakıyorlar. En kötü senaryoya göre hareket ediyorlar. En kötü senaryoya karşı kendi ruh halini topluma yansıtıyor. Onun için şu andaki deprem uzmanlarının söylediklerinin hepsini sorgulamadan inanmamak lazım. Yani fazla iyimser olanı da fazla kötümser olanı da.”
Topluma yeni stres faktörleri eklendi
Deprem sonrası oluşan kronik stresin toplum üzerinde ciddi etkiler oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan “Toplumda kronik bir mutsuzluk hali var. Zaten çalkantılı bir toplumuz, buna yeni stres faktörleri eklendi. Bu tür durumlar grup stresi oluşturur ve sonuçta tartışmalar, kavgalar ve şiddet olayları artar,” dedi.
Toplumda zaten var olan suç oranlarının daha da artabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, bu gibi dönemlerde liderliğin kritik rol oynadığını ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, “Toplum, yöneticilere ve karar vericilere güven duymazsa kriz daha da derinleşir. Liderler gerçekleri gizlerse kaygı artar. Güvenin kaybolduğu yerlerde kimse rahat edemez. Şu an Türkiye’de depremle ilgili plan ve projeler hazırlandı hissi oluşmadı.” ifadelerini kullandı.
İletişim sistemleri yetersiz kaldı!
Deprem sonrası iletişim sistemlerinin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirileri de değerlendiren Tarhan, “İnternet ve telefon hatları çöktü. Sonrasında sadece özürler geldi. Bu tür afetlere hazırlıkta devletin düzenleyici ve denetleyici rolü çok önemli. Vatandaş vergisini ödüyor; karşılığında etkili kriz yönetimi bekliyor.” diye konuştu.
Deprem için beyin egzersizleri önerisi
Deprem korkusuyla baş etmek için “kabul egzersizleri” yapılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, Japonların da kullandığı ‘Acceptance Commitment Therapy’ (Kabul ve Kararlılık Terapisi) tekniklerini önerdi.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, egzersizlerin temel adımlarını şöyle açıkladı:
“Korkuya şefkatle yaklaşmak; korkuyu reddetmek yerine onu kabul etmek gerekiyor. Özellikle çocuklar, ebeveynlerinin tepkilerine göre şekilleniyor. Anne-baba soğukkanlı olursa çocuk da korkuyu daha kolay yönetiyor. Nefes ve kas gevşeme egzersizleri; bedenle iletişim kurarak geçmişte aşılmış stresli durumları hatırlamak, şükran duygusunu artırmak önemli. ‘Şu anda sağlıklıyım, şu anda bilincim yerinde’ gibi olumlu düşünceler zihni rahatlatır. Zihinsel sığınak oluşturmak; büyük bir anlamın parçası olduğunu hissetmek kişiye güç verir. İnanç sistemlerinde olduğu gibi yüksek bir varlığa güvenmek, evrende bir düzen olduğunu görmek insanı rahatlatır. Panik anında yalnız olmadığını bilmek çok önemli.”
Sosyal temas travma etkisini azaltıyor!
Deprem gecesinde insanların aileleriyle birlikte olma ihtiyacının arttığını gözlemlediklerini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bu içgüdüsel bir davranış. Sosyal temas travmanın etkisini azaltır.” dedi.
Travmalar, anlam arayışını yoğunlaştırıyor…
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, travma anlarında insanların anlam arayışının yoğunlaştığını belirterek, “Böyle anlarda insan hayatı, değerleri, ilişkileri ve benlik algısını yeniden gözden geçirir. Korkuyu kabul egzersizi yapmak, kendine şefkatle yaklaşmak ve geçmişi pozitif değerlendirmek önemlidir.” ifadesinde bulundu.
Kontrol duygusu yüksek olan kişilerin korkuyu daha yoğun yaşadığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Özellikle panik bozuklukta bu durumun sıkça görülür. Bütçesi milyar doları bulan bir şirketi yöneten bir iş insanı, kendi tansiyonunu yönetemediğini söylemişti. Çünkü insanın kontrol edebileceği ve edemeyeceği şeyler vardır.” diye konuştu.
Çocuklarda travma yönetimi nasıl olmalı?
Çocukların deprem gibi travmatik olaylardan etkilenme biçiminin yaş gruplarına göre değiştiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, 0-6 yaş arasındaki çocukların en çok bağlılık ilişkisine ihtiyaç duyduğunu söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Deprem anında çocuklar mutlaka anne-baba ile birlikte olmalı. Onların yanında olmak, beyinde güven ve sevgi hormonu oksitosin salgılanmasını artırıyor.” şeklinde konuştu.
6 yaş sonrası çocukların ise olayları sorgulamaya başladığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu yaş grubundaki çocuklar ‘Neden oldu? Bana bir şey olur mu? Sana bir şey olur mu?’ gibi sorular sorar. Bu dönemde çocukları susturmak yerine, onları dinlemek çok önemli. Konuşmak değil, duygularını ifade etmelerine izin vermek gerekir.” dedi.
Anne-baba tutumunun çocukların travmaya karşı dayanıklılığını doğrudan etkilediğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Büyük insan tepkisi beklemeyelim ama büyük insan gibi yaklaşalım. Çocuğun kendini değerli ve güvende hissetmesi, bu dönemin en önemli kazanımıdır.” İfadesinde de bulundu.
Gençlerin deprem kaygıları ve psikolojik tepkileri ne?
Gençlerin deprem kaygıları ve psikolojik tepkileri üzerine de değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Tarhan, özellikle ergenlik dönemindeki gençlerin yaşadığı kimlik sorgulamalarının, anlam arayışlarının doğal olduğunu vurguladı.
Ergenlik döneminin “Ben kimim? Nereye yönelmeliyim? Niçin?” gibi soruların yoğunlukla sorulduğu fırtınalı bir dönem olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bu yaş grubunda varoluş ve anlam sorgulaması yapmaları sağlıklı bir gelişim göstergesidir. Deprem gibi büyük olaylar da bu sorgulamaları tetikleyebilir. Eğer ergenler bir grup içinde güvenli bir ortamdaysalar birbirlerine desteklerler. Dış arkadaşlık aileden daha önemlidir. Ergenlik döneminin doğası budur. Aileler bu dönemde ergenlere akıl vermekten çok onların fikirlerine başvurmalı. ‘Sence ne yapabiliriz?’ gibi sorularla aidiyet duygusu güçlendirilmelidir. Bu yaklaşımın bile terapötik etkisi olur” diye konuştu.
Narsistler depremden daha fazla korkar!
Narsistik kişilerin dışarıdan korkmuyormuş gibi görünebileceklerini ancak depremden en çok korkan gruplardan biri olduklarını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Narsistik kişiler, güçlü görünme zorunluluğunda oldukları için korkularını gizlerler. Aslında güçlü bir karaktere sahip değillerdir; sadece güçlü rolünü oynarlar. Kritik anlarda, örneğin bir depremde, en hızlı kaçış tepkisini gösterenler arasında olabilirler.” açıklamasında bulundu.
Zorluklar, daha büyük bir anlamı kavrama fırsatı sunar!
Türkiye’nin zor bir coğrafyada bulunduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, son dönemde toplumda ‘kalabalıklar içinde yalnızlık’ kavramının yaygınlaştığını belirtti.
“Üzerine bir de deprem kaygısı eklendiğinde toplumda geleceğe dair umutsuzluk duyguları artabiliyor. Ancak Türkiye geçmişte çok daha büyük krizleri aştı. İstiklal Savaşı, I. Dünya Savaşı gibi büyük zorluklar yaşandı. O dönemlerde bir amaç vardı; şimdi de toplum olarak yeni bir amaç belirlememiz gerekiyor.” diyen Prof. Dr. Tarhan, yaşanan zorlukların insanlara daha büyük bir anlamı kavrama fırsatı sunduğunu vurguladı.
Kucaklayıcı, kapsayıcı bir ortama ihtiyaç var!
Herkesin kendini sorgulaması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Türkiye’de şu andaki bu gerilim ortamını hak etmiyor. Şu anda Türkiye’yi kucaklayıcı, kapsayıcı bir ortama ihtiyaç var. Şu anda herkesin kendisini sorgulaması gerekiyor. Bu olaylar bize ne öğretti diye düşünmeliyiz.” diye konuştu.
Türkiye’deki sosyal yapıdaki çözülmelere de dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, aile sistemindeki çöküş, gençlerin evlilikten uzaklaşması, ekonomik sıkıntılar ve yalnızlık gibi sorunların toplumun genel ruh halini olumsuz etkilediğini kaydetti.
Gençlere güven ve adalet duygusu verilirse sorunların büyük kısmı çözülür
Bu olumsuzluklara rağmen, toplumsal barışı sağlayacak ortak bir anlamın bulunabileceğini ancak toplumda ciddi bir kaygı ortamı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Şu anda toplumda savaş ortamı ruh hali hâkim. İnsanlar gelecekle ilgili güven ve ümit duygusunu hissedemiyor. O yüzden yeni bir amaç ve vizyon ortaya konulması gerekiyor. Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu gibi ortak bir amaç etrafında birleşilirse, toplumdaki stresin ve olayların yüzde 50’si azalır.” dedi.
Toplumun sessiz kalmasının da riskli olduğuna değinen Prof. Dr. Tarhan, karamsarlığa kapılmadan umutla hareket edilmesi gerektiğini vurguladı. Özellikle genç nesilde adalet beklentisinin yüksek olduğunu belirten Tarhan, “Gençler kötü değil. Masumiyet arayışı içindeler. Onlara güven ve adalet duygusu verirsek, sorunların büyük kısmı çözülür.” şeklinde sözlerini tamamladı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
“Bilimsel tartışmaların ekranlarda değil, uzmanlar arasında kapalı ortamlarda yapılmalı” yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Dünyada üretilen gıdanın üçte biri israf olurken, gıda talebi hızla artıyor. Tarım uygulamalarındaki eksiklikler, iklim değişikliği, tahıl üretiminin sürdürülebilirliğini tehdit etmeye devam ediyor. Temel İhtiyaç Derneği (TİDER) tarafından “İsraf ile Mücadelenin Parçası Ol” temasıyla 5’inci kez düzenlenen Gıda Bankacılığı Zirvesi’nde gıda israfı ve gıdaya adil erişimdeki sorunlar ile çözüm önerileri ele alındı.
Barilla Türkiye’nin de destek verdiği etkinlikte, israf ile mücadelenin önemine dikkat çekildi. Moderatörlüğünü tarım yazarı Mine Ataman’ın üstlendiği “Gıda ve Tarım Değer Zincirinde Kayıplar ve İsrafın Önlenmesi” oturumunda konuşan Barilla Gıda Satınalma ve Lojistik Kıdemli Müdürü Aytaç Köksal, buğday özelinde sürdürülebilir tarım uygulamalarını katılımcılarla paylaştı.
Konuşmasında Türkiye’de Barilla’nın 30 yılı aşkın süredir sözleşmeli tarım yaptığını belirten Aytaç Köksal, israfın tohumun tarlaya atılmasından önce başladığına dikkat çekerek, doğru tarım uygulamalarının her aşamasının planlanmasını ve tüm sürecin bilimsel yaklaşımla yürütülmesi gerektiğini vurguladı. Barilla’nın Türkiye’de son 10 yıldır sözleşmeli tarım uygulamasını sürdürülebilir tarımla birleştirdiğini belirten Köksal; “Hem Trakya’da hem Güneydoğu Anadolu’da bölgedeki üniversiteler, enstitüler, akademisyenler ve ziraat mühendisleriyle iş birliği içindeyiz. Hayata geçirdiğimiz sistem, tarımsal verimliliği artırırken kaynak kullanımını da optimize ediyor” dedi.
Bilimsel tarım yöntemlerinin sağladığı tasarrufa dikkat çeken Aytaç Köksal, “Türkiye’de yıllık 7 milyon hektar buğday ekiliyor ve ortalamada hektara 300 kilo buğday tohumu atılıyor. Bilimsel yöntemlerle bu oranlarda yüzde 15-20 arasında iyileşme sağlanabilir. Bu da 300-400 bin ton buğdaya tekabül ediyor. Bir insanın yıllık 150-160 kilo buğday tükettiğini düşünürsek, 2,5 milyon insanın yıllık buğday ihtiyacını daha tohum aşamasında kaybediyoruz. Bunu tersine çevirebiliriz” açıklamasını yaptı.
Barilla’nın tarımsal üretim politikalarında bölgesel planlamaya önem verdiğini vurgulayan Köksal, sürdürülebilir bir tarım ekosistemi için kamunun, özel sektörün ve çiftçi örgütlerinin birlikte hareket etmesi gerektiğine dikkat çekerek şöyle konuştu: “Su kaynaklarımız azalıyor, toprak verimliliği tehdit altında. Çiftçilerimizin yıllık planlamaya ihtiyacı var. Bu planlamada toprağı ne zaman dinlendireceğinden ne zaman hangi yöntemlerle hangi mahsulü ekeceğine kadar detaylıca çalışılmalı. Bilimi sahaya taşımalıyız. Barilla olarak aynı tarlada geleneksel ve bilimsel yöntemlerle ekim yaptırıyoruz. Geleneksel yöntem daha verimli sonuç verirse ekonomik kaybı bizim karşılayacağımızı taahhüt ediyoruz. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Şanlıurfa ve Mardin, İç Anadolu Bölgesi’nde Konya, Trakya’da Tekirdağ ve Kırklareli merkezli olarak, ilgili bölgelerin akademik kuruluşlarının iş birliği ve danışmanlığında, küçük çiftçilere yönelik eğitimden maddi desteğe kadar geniş kapsamlı bir programla makarnalık durum buğdayı üretimi gerçekleştirdik. Oluşturduğumuz bu entegre model sayesinde tarımsal verimliliği yüzde 13 oranında artırırken, karbon emisyonunu yüzde 30’a yaklaşan oranlarda azalttık.”
TİDER’in 15. kuruluş yıldönümünün de kutlandığı zirvede, Küresel Gıda Bankacılığı ağının başlattığı “Gıdadan Fazlası” kampanyasının detayları da paylaşıldı. Zirvede, “Gıdanın Sürdürülebilirliği ve Tüketici Alışkanlıkları”, “Dönüşüm Yıldızları”, “Sokak Hayvanları için Projeler” ve “İnsana Yakışır Ekonomik Büyüme ve Yoksulluğa Karşı Önlemler” görüşüldü.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Gıda İsrafıyla Mücadelede Bilimsel Tarımın Gücünü Vurguladı yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Oruç tutmak kronik inflamasyonu azaltıyor
Abdi İbrahim Medikal Direktörlüğü tarafından hazırlanan “Bilimsel Gündem” bültenlerinin yeni sayısında, Ramazan ayında oruç tutmanın bağışıklık sistemi ve fibromiyalji hastaları üzerindeki etkilerine dair araştırmalara yer veriliyor. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan çalışma ile küresel beslenme hedeflerinde gelinen nokta ele alınıyor.
TÜRKİYE’NİN iyileştiren gücü Abdi İbrahim’in Medikal Direktörlüğü tarafından hazırlanan ve ayda bir yayınlanan, “Bilimsel Gündem” bültenlerinin yeni sayısında, tıp alanındaki dikkat çekici araştırmalara yer veriliyor. Yapılan bilimsel araştırmalar, oruç tutmanın bağışıklık sistemi üzerindeki olumlu etkilerini ortaya koyuyor. Sağlıklı bireyler üzerinde gerçekleştirilen bir çalışma, oruç sırasında vücuttaki inflamasyon seviyelerinin azaldığını gösterdi. Aşırı çalışan bağışıklık sistemi nedeniyle ortaya çıkan inflamatuar maddelerin oruç süresince azaldığı belirlendi. Bu durumun kronik inflamasyon riskini azalttığı ve vücudun genel sağlık durumuna olumlu katkı sunduğu belirtildi. Ayrıca, orucun vücut ağırlığı, yağ oranı ve tansiyon üzerinde de olumlu etkileri olduğu görüldü.
Fibromiyalji hastalarında oruç tutmanın etkileri
Fibromiyalji hastaları üzerinde yapılan bir diğer çalışma ise Ramazan ayının ilk haftasında oruç tutmanın bu hastalığa sahip kişilerdeki nöropsikiyatrik semptomlara etkisini inceledi. 130 kadın hasta üzerinde gerçekleştirilen bu çalışma, oruç tutan hastalarda ağrı, depresyon ve anksiyete belirtilerinde yaklaşık %50 oranında azalma gözlemlendiğini ortaya koydu. Ancak, uyku kalitesinde ve enerji seviyelerinde %60 oranında bir düşüş yaşandı. Bu nedenle uzmanlar, fibromiyalji hastalarının Ramazan öncesinde uyku düzene dikkat etmeleri ve doktor kontrolünde oruç tutmalarını öneriyor.
Küresel beslenme hedefinde gelinen nokta
Dünya Sağlık Örgütü tarafından gerçekleştirilen küresel bir analizde, dünyanın beslenme hedeflerinde geride kaldığı ortaya çıktı. 2012 yılında belirlenen küresel beslenme hedefleri çerçevesinde, hiçbir ülkenin üreme çağındaki kadınlarda anemi ya da düşük doğum ağırlığı hedefine ulaşamadığı belirtildi. 2012’den bu yana 201 ülke ve bölgede çocuklarda aşırı kilo oranlarının arttığı gözlemlendi. Uzmanlar, yetersiz beslenme ile ilgili daha etkin tedavilerin geliştirilmesi ve uzun vadeli politikalara bağlılığın artırılması gerektiğini vurguladı.
Spotify ve YouTube’a da yükleniyor
Tıbbın popüler alanındaki tüm yeni gelişmelerin, sade, kolay anlaşılır ve bilgilendirici bir yapıda kamuoyu ile paylaşıldığı bültenler, 38 bin KVKK onaylı kişiye mail yoluyla iletiliyor. Tıp alanındaki gelişmelerin yanı sıra Türk ve yabancı bilim insanları hakkında da bilgi paylaşımı yapılan referans kaynak niteliğindeki bültenler, Abdi İbrahim web sitesinde yayınlanıyor. Bunun yanı sıra her yeni sayısı podcast formatında Spotify’a yükleniyor ve sonrasında bu podcastler Youtube üzerinden de paylaşılıyor.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Abdi İbrahim ‘Bilimsel Gündem’ bülteninde bu hafta yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Komisyon üyeleri, bakımevlerini ziyaret edip mevcut durumu ve yapılacakları değerlendirirken kurulması planlanan doğal yaşam alanları için de bilimsel ve sürdürülebilir çözümleri, olası iş birliklerini ele aldı.
Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek, göreve geldiği günden bu yana toplum sağlığı ve sokak hayvanlarının daha iyi ve sağlıklı ortamlarda yaşamlarını sürdürebilmeleri için kararlı ve hızlı adımlar atmaya devam ediyor. Ortak akıl ve kurumlar arası iş birliği ile her ilçeye modern doğal yaşam alanları inşa etmeyi ve sokak hayvanlarının sağlık kontrollerini akıllı kart sistemiyle takip etmeyi amaçlayan projeler, bu alandaki yenilikçi yaklaşımını ortaya koyuyor. Manisa Büyükşehir Belediye Meclisi Sokak Hayvanları Komisyonu da her ay ilçe ziyaretlerine devam ederek çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.
Olası İş Birliği Projelerini Değerlendirdi
Komisyon üyeleri, ziyaretlerine, Demirci ve Gördes ile devam etti. Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’in eşi Nurcan Zeyrek’in de eşlik ettiği Büyükşehir Meclisi Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Uğur Doğan, komisyon üyesi Cafer Çeniz, Sağlık İşleri Koordinatörü Derya Hüner ve CHP Doğa ve Çevre Haklarından Sorumlu İl Başkan Yardımcısı Dilek Öğren’den oluşan heyet, iki ilçede inceleme ve görüşmeler gerçekleştirdi. İlk olarak Demirci Belediye Başkanı Erkan Kara ile görüşerek ilçedeki çalışmaları değerlendiren komisyon, ardından Demirci Belediyesi Sokak Hayvanları Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi’ni gezdi, hayvanlarla yakından ilgilenerek ihtiyaçları belirleyip olası iş birliği projelerini değerlendirdi. Daha sonra Demirci Belediyesi tarafından inşa edilmesi planlanan doğal yaşam alanında da incelemeler yapıldı.
Doğal Yaşam Alanı İçin En Uygun Bölgeler Belirlendi
Demirci’deki temasların ardından Gördes’e geçen komisyon, Gördes Belediye Başkanı İbrahim Büke ile birlikte ilçeye yeni kazandırılan Sokak Hayvanları Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi’ni inceledi. Buradaki hayvanlarla da yakından ilgilenen komisyon, bakım merkezindeki ihtiyaçları ve yapılması gerekenleri tespit etti. Gördes Belediyesi’ne, ilçede sokak hayvanları için klinik ve kısırlaştırma hizmeti verilebilmesi için Büyükşehir Belediyesi tarafından konteyner desteği sağlanması da konuşuldu. Bilimsel veriler ışığında oluşturulan çözüm önerileri, yetkililere sunularak sürecin hızlandırılması için birlikte yapılabilecekler ele alındı. Aynı zamanda, doğal yaşam alanı için en uygun bölgeler belirlenerek, projenin en verimli şekilde hayata geçirilmesi için öneriler sunuldu. Doğal yaşam alanlarının kurulacağı bölgeler; ekosistem dengesi, hayvanların yaşam alışkanlıkları, iklim koşulları ve maliyet gibi faktörler göz önünde bulundurularak değerlendirildi.
Bilim Temelli ve Sürdürülebilir Çözüm Amaçlanıyor
Komisyon, sokak hayvanlarının daha iyi yaşam koşullarına kavuşması için yerel yönetimlere destek verip yol gösterip çözümler önerirken kısa vadeli çözümler yerine uzun vadeli ve sürdürülebilir yaklaşımlar için olası iş birliklerini değerlendiriyor. Bu çalışmalar yalnızca bakımevlerinin iyileştirilmesiyle sınırlı kalmayıp sokak hayvanlarıyla ilgili politikaların daha bilimsel ve sürdürülebilir bir çerçevede şekillenmesine de katkı sağlıyor. Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin öncülüğünde yürütülen bu süreç, şehir genelinde daha bilinçli ve kalıcı çözümler üretilmesini amaçlıyor.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Manisa’da Sokak Hayvanları için Ortak Akıl, Bilimsel ve Akılcı Yaklaşım yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Üniversitelerin toplum ile olan bağlarının artmasında sosyal sorumluluk projelerinin önemine vurgu yapan Rektör Prof. Dr. Necdet Budak, “Toplumumuzun, üniversitelerden talepleri, sadece teorik bilgi üretmek değil, üretilen bu teorik bilginin enerjiye de dönüştürülerek toplumun ihtiyaçlarına çözüm üretmesidir. Ege Üniversitesi olarak toplumun kalkınmasına ve gelişmesine yönelik sosyal sorumluluk bilinciyle hareket ediyoruz. Sosyal Sorumluluk Projeleri Koordinatörlüğümüz bünyesinde; çevre, dezavantajlı gruplar, eğitim, hayvan hakları, kültür sanat, sağlık ve spor gibi alanlarda projeler gerçekleştirilerek üniversitemizin toplum ile olan bağlarını güçlendiriyoruz” dedi.
Eğitim ve öğretimde, herhangi bir yaş sınırı ve cinsiyet ayrımı olmadan toplumun bilgiye kolay ulaşması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Necdet Budak, “Gelişmekte olan dünyada, devam eden öğrenme ve kendini geliştirme fırsatları, sadece geleceğimizin teminatı gençlerimiz için değil, geçmişimizin mimarı yaşlılarımız için de önemlidir. Yaşlılarımıza hak ettikleri saygıyı ve desteği sunmaya devam ederek eğitim, sosyal, sağlık ve kültür alanlarında çeşitli faaliyetler gerçekleştirerek, toplumsal alanda daha aktif rol almalarını sağlamayı amaç ediniyoruz. Her yaşın önemli olduğunun bilincinde olarak, ‘Tazelenme Üniversitesi’nde 60 yaş üzeri yaşlı bireylerin toplumla entegrasyonunu sağlayacak yeni program ve projeleri hayata geçirmek için çalışmalara devam ediyoruz” diye konuştu.
“Çocukları bilimle buluşturuyoruz”
Bilimsel araştırmalara dayalı eğitim-öğretim faaliyetlerinin yanında, topluma yönelik etkinliklerle bilimin yaygınlaştırması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Necdet Budak, “Bünyemizdeki Gözlemevi Uygulama ve Araştırma Merkezimiz, insanlığın evreni anlama çabalarında önemli bir yer ediniyor. Burada gerçekleştirdiğimiz etkinlikler ile sadece bilim dünyamız için değil, aynı zamanda toplumumuzdaki bireyler için katkı sağlıyoruz. Bilimsel çalışmaların yanı sıra ziyaret etkinlikleri, halk günleri ve gözlem şenlikleri düzenleyerek, özellikle çocukların doğa olaylarını anlamasına ve uzayı keşfetmesine olanak tanıyoruz” dedi.
Ege Üniversitesinin teknolojik yatırımları ile toplumsal kalkınmaya katkı sağladığını söyleyen Prof. Dr. Necdet Budak, “Gelişen dünyada teknolojik değişim ve dönüşümler her geçen gün artıyor. Teknolojinin hızla gelişmekte olan dinamikleri doğrultusunda Ege Üniversitesinin bu değişime ve dönüşüme öncülük etmesi üniversite-toplum uyumu misyonumuz doğrultusunda önem arz ediyor. Ege Üniversitesi olarak bu sorumluluğumuzun bilinciyle çeşitli teknolojik yatırımlar gerçekleştiriyoruz. Gerçekleştirdiğimiz teknolojik yatırımlar, eğitim-öğretim kalitesini artırmakla birlikte, toplumsal kalkınmaya da önemli katkılar sunuyor. Bünyemizde bulunan EGEPAL, EGEMATAL ve ARGEFAR gibi birimlerimizle hem kamu kurumlarına hem özel sektöre test ve laboratuvar imkanları sunuyoruz.” diye konuştu.
Üniversitelerin, bilgiye ve yeniliklere öncülük ederek toplumun birçok alanında ilerleme kaydettiğini ifade eden Prof. Dr. Necdet Budak, “Üniversiteler, toplumun gelişimine yön veren önemli bir güçtür. Eğitim-öğretim ile birlikte toplumsal hizmet sorumluluğu bulunan üniversiteler, toplumun ihtiyaçlarına yönelik çözümler üretir. Üniversitelerimiz, ekonomiden kültüre, bilimden teknolojiye pek çok alanda toplumun ilerlemesini sağlama görevini üstleniyor. Biz de Ege Üniversitesi olarak bu farkındalıkla toplumumuza daha fazla katkı sağlamak için var gücümüzle çalışıyoruz” dedi.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Ege Üniversitesi bilimsel birikimini nitelikli projelerle toplumsal faydaya dönüştürüyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>112 yıldır hayatı ve geleceği iyileştirme misyonuyla faaliyet gösteren Abdi İbrahim, sağlık sektöründe yenilikçi çözümler sunma vizyonu doğrultusunda prostat kanserli hastalarda uygulanan ameliyat sonrası sağlıklı cinsel yaşam için yapılan rehabilitasyon sürecine dair hazırlanan Konsensus Raporu’na katkıda bulundu. Prostat kanserinde uygulanan radikal prostatektomi (RP) ameliyatı sonrasında penil rehabilitasyonda PDE5i kullanımında en uygun süreye dair net bir standardın oluşturulmasını hedefleyen bu rapor, alanında uzman fikir liderlerinin destekleriyle hazırlandı.
Prostat kanseri, erkeklerde en sık rastlanan ikinci kanser türü olarak dikkat çekiyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde her yıl yaklaşık 1,1 milyon kişiye prostat kanseri tanısı konuluyor. Türkiye’de ise yılda yaklaşık 12.500 yeni vaka görülüyor. Prostat kanserinde uygulanan RP ameliyatları, hastalığın tedavisinde etkin bir yöntem olarak öne çıkarken, ameliyat sonrası sağlıklı cinsel yaşam için tedavi sürecinin optimize edilmesi de büyük önem taşıyor.
Abdi İbrahim Reçeteli Ürünler Pazarlama ve Satış Grup Başkanı Figen Bilgen: “Abdi İbrahim, yalnızca ilaç üretimiyle değil, sağlık alanındaki bilimsel çalışmalara sağladığı destekle de sektörde öncü bir rol üstleniyor. Bu doğrultuda, prostat kanserinde sıklıkla uygulanan radikal prostatektomi ameliyatı sonrası sağlıklı bir cinsel yaşam için kullanılan PDE5i için uzman görüşlerine dayalı bir Konsensus Raporu oluşturulmasına katkıda bulunmaktan gurur duyuyoruz. RP ameliyatı sonrası penil rehabilitasyonu sürecine rehberlik edebilecek bu rapor, ameliyat sonrası PDE5i kullanım süresine dair önemli bir standardizasyon sağladığı gibi üroloji uzmanları için de bir rehber niteliği taşıyor. Türkiye’nin önde gelen ürologlarıyla birlikte çalışarak, toplum sağlığına yönelik yol gösterici çalışmalara destek olmaktan mutluluk duyuyoruz.”
PDE5i kullanım süresi standartlaşıyor
2024 yılı mayıs ayında tamamlanarak 23. Ulusal Androloji Kongresi’nde sunulan Konsensus Raporu, RP ameliyatı sonrası penil rehabilitasyon sürecinde PDE5i kullanımının ne zaman başlanıp ne kadar süre devam ettirileceğine dair bir rehber niteliğinde. Türkiye’de bu konuda bir standart bulunmaması, raporun önemini daha da artırıyor. Prof. Dr. Ateş Kadıoğlu, Prof. Dr. Volkan Tuğcu, Prof. Dr. İrfan Orhan, Prof. Dr. Murat Arslan, Prof. Dr. Mustafa Kadıhasanoğlu, Prof. Dr. Burak Turna ve Prof. Dr. Lütfi Tunç’un yer aldığı rapor, Avrupa ve Amerika kılavuzları temel alınarak hazırlandı. Ortak uzman görüşü olarak ameliyat sonrası PDE5i kullanımının, üretral katater çıkar çıkmaz başlatılarak 12-18 ay devam ettirilmesi öneriliyor.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Abdi İbrahim’den erektil disfonksiyon tedavisine bilimsel destek yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Günümüzün en önemli sosyal sorunlarından olan ve çağlar boyu da artarak gelen kadına yönelik şiddete karşı Ege Üniversitesi (EÜ) Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (EKAM) bilimsel çözüm sunmaya devam ediyor. Başta Merkez Müdürü Prof. Dr. Şerife Çağın olmak üzere merkez bünyesinde görev yapan disiplinler arası akademisyenler tarafından; eğitim, hukuk, sanat, sağlık, şehir planlaması ve medya alanında kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik atılması gereken adımları sıralarken şiddet mağduru kadınlara yapılacak bilgilendirmenin önemine de dikkat çektiler.
Alışkanlık ve davranış kalıplarının kadını ikinci konuma atarak belli işlere hapsettiğini söyleyen Merkez Müdürü Prof. Dr. Şerife Çağın, “Şiddetin fiziksel tarafı kadar; kadının zamanını, yaratıcılığını, özgürlük alanlarını daha küçük yaştan itibaren tıkayan psikolojik, sosyolojik taraflarını da görüp ona göre tedbirler almak gerekiyor. Kadınla ilgili eğitim planlarımıza ve projelerimize, çocuklarımız ve gençlerimizle birlikte mutlaka ebeveynleri, özellikle erkekleri de dahil etmeliyiz” dedi.
“Çocukların sanatsal uygulamalara maruz kalması gerekir”
Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Dilek Maktal Canko, kadına yönelik şiddetin önlenmesi için eğitimin önemli olduğundan bahsederek, “Eğitimin en kalıcı yolu sanat ile eğitimdir. Sanat, duyguları ifade etmeyi ve kendini keşfetmeyi sağlamaktadır. Kendini keşfeden ve tanıyan insan diğer canlılar ile daha rahat iletişim kurar, şiddete eğilimi azalır ve özgüveni sayesinde öfkesini daha rahat kontrol edebilir. Bu amaçla özellikle çocuklarımızın kendini tanımalarına olanak tanıyacak sanatsal uygulamalara daha çok maruz bırakılması gereklidir” diye konuştu.
“Kadınlara hukuki hakları anlatılmalıdır”
Şiddet mağduru kadınların hukuki haklara sahip oldukları yönünde bilgilendirilmesi gerektiğini belirten Müdür Yardımcısı Öğr. Gör. Zeynep Türkyılmaz, “Yapılacak bilgilendirmenin toplumun her kesimine ulaştırılması amacıyla alanında uzman kişiler tarafından kadınlara eğitim seminerleri verilebilir ve bu konuda mevcut girişimler yaygınlaştırılabilir. Şiddete maruz kalan kadınların resmi kurum ve kuruluşlara şikâyet ve destek başvurusunda bulunabilecekleri bilgisi, kamu spotları ve her türlü iletişim araçları vasıtasıyla desteklenebilir” dedi.
“Kentlerin inşasında kadınlar göz önünde bulundurulmalı”
Şehir planlamasında kadın dostu kent yaklaşımının benimsenmesi gerektiğine değinen Danışma Kurulu Üyesi Doç. Dr. İlkay Südaş, “Sokaklarda yeterli aydınlatma sağlanmalı ve kadınların şehirsel mekânı nasıl algıladıkları ve kullandıkları özellikle incelenmelidir. Kadınlar arasında güvenlik algısı ve kentsel alanda tehlikeli ve riskli algılanan kesimler saptanmalı ve düzenlemelerde bunlara dikkat edilmelidir. Kesişimsel bir yaklaşımla, engelli, yaşlı, göçmen ya da özel ihtiyaç sahibi kadınlar, ihtiyaçları açısından dikkate alınmalıdır. Kentlerin inşasında interdisipliner bilimsel çalışmaların yürütülmesi gerekmektedir” diye konuştu.
“Medyada ortak bir dil geliştirilmelidir”
Danışma Kurulu Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Sinem Utanı Altay ise medyada kadın cinayetlerinin ataerkil bir dil ile yazıldığına dikkat çekerek, “Medya metinlerindeki dilin ‘faile sesleniyor’ şekilde kurgulanması ve bu dilin içerisinde faile karşı ‘yaptırım’ yargılarının olması büyük önem arz edecektir. Kadına yönelik şiddet olaylarının iyileştirilebilmesi, son bulabilmesi için otoritelerin ortak bir dil geliştirmesinin önemi büyüktür” dedi.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
EKAM Kadına Yönelik Şiddete Karşı Bilimsel Çözüm Sunuyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Akademisyen Michal Kravčík’in bilgi ve deneyimleriyle katkı koyduğu su yönetimi konulu panelin, çalışmaları için yol gösterici olacağını vurgulayan Başkan Yıldız Ünsal, “Nefes kadar değerli olan suyun önemini biliyor, yarınları daha yaşanabilir kılmak için bilimi rehber ediniyoruz” dedi.
Geçtiğimiz Ağustos ayında Yamanlar Dağı’nda meydana gelen ve yüzlerce hektarlık alan ile binlerce ağacın alevlere teslim olduğu orman yangınının ardından ortaya çıkan sel ve taşkın risklerine çözüm aramak için harekete geçen Karşıyaka Belediyesi, konuyu bilimsel yaklaşım ile mercek altına aldı. Bu kapsamda Yuva Derneği’nin katkılarıyla ‘Su Yönetimi’ başlıklı bir panel gerçekleştirildi. Slovakya’dan panele katılan sürdürülebilir su yönetimi uzmanı Michal Kravčík ile haritalama ve peyzaj araştırmacısı Dipl. Eng. Danka Kravčiková da bilgi ve deneyimleriyle önemli katkılar sundu.
DOĞA TEMELLİ YAKLAŞIMLAR
Panel öncesinde, Slovakya’dan gelen akademisyenler, Belediye İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürlüğü ile Afet İşleri Müdürlüğü yetkilileriyle birlikte yangın alanında incelemelerde bulundu. Bölgedeki dere yatakları incelendi ve yangın sonrası oluşabilecek taşkın risklerine karşı alınabilecek önlemler değerlendirildi. Ardından Karşıyaka Belediyesi Sıfır Karbon Noktası’nda gerçekleşen Su Yönetimi panelinde, İzmir’de su tutma stratejilerini hayata geçirmek için uygulanabilir planlar geliştirmek ve yenilikçi çözümler üretmek amacıyla yapılabilecek doğa temelli yaklaşımlar ele alındı, hayata geçirilebilecek çalışmalar değerlendirildi.
“ÖNLEM ALMAK İÇİN ÇALIŞIYORUZ”
Programın açılış konuşmasını gerçekleştiren Karşıyaka Belediye Başkanı Yıldız Ünsal, “15 Ağustos’ta Yamanlar Dağı’nda büyük bir yangın meydana geldi. Bu yangın, Karşıyaka’nın en önemli doğal alanlarından birini tahrip etti ve bize doğa ile kentlerin birlikte varlığının önemini bir kez daha hatırlattı. Bitki örtüsünün tahribatı sonucunda, yoğun yağışlarda Karşıyaka sel riskiyle karşı karşıya. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZSU ile birlikte gerekli önlemlerin alınması için iş birliği içinde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Kentimizde İzmir’in iklimine uygun bitkiler kullanıyor ve parklarımızda hayata geçirdiğimiz otomatik sulama sistemleriyle su ve enerjiyi daha verimli kullanıyoruz. Projelerimizde yağmur hendekleri, taşkın parkları planlıyoruz ancak biliyoruz ki bu sadece bir başlangıç. Kırsaldan kente uzanan, dağlardan denizlere kadar bütüncül çözümler üretmek zorundayız. Bu panelin Karşıyaka ve İzmir için daha sürdürülebilir bir gelecek adına önemli bir adım olacağına inanıyorum. Bugün burada bizlerle bilgi ve deneyimlerini paylaşan değerli uzmanlara teşekkürlerimi sunuyorum” diye konuştu.
“SU YÖNETİMİ BÜTÜNCÜL OLARAK ELE ALINMALI”
Akademisyen Michal Kravčík ise “Slovakya’nın normalde su kaynakları açısından zengin bir Orta Avrupa ülkesi olduğu bilinir. Yapılan bir araştırmaya göre son yüz yılda 15 milyar ton suyu kaybettik. Eskiden her yerde olduğu gibi bu su, yağmur olarak toprağa düşüyordu, bitkilere can veriyordu ve buharlaşıyordu. Biz bu su döngüsü içinde su kaybının mümkün olduğunca önüne geçmek için, suyu tutarak canlılığı artıracak; iklim krizi ve afetler karşısında da etkili olacak yöntemler üzerinde çalışıyoruz. Çünkü su yönetimi bütüncül olarak ele alınması gereken bir konu. Çeşitli yöntemler var ve bu yöntemleri konuşarak Karşıyaka için bunlardan hangilerinin uygun olabileceğini, uyumlu olabileceğini şehrin özelliklerini de göz önünde bulundurarak değerlendireceğiz” dedi.
İzenerji Yönetim Kurulu Başkan Vekili Saadet Çağlın, İZSU Kanalizasyon Daire Başkanı Ferit Çağlar ve Karşıyaka Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürü Meltem da Korkmaz konuşmalarında; su yönetiminin iklim değişikliğine uyumda en önemli faaliyet alanlarından biri olduğunu belirterek, doğayla uyumlu ve doğru stratejiler ile sel, taşkın, erozyon ve heyelan riskleri karşısında gelişebilecek kötü senaryolara karşı önlem alınmasının gerekliliğine vurgu yaptı.
YOL HARİTASI OLUŞTURULACAK
Panelin ‘Yerel Organizasyon Sunumları’ başlıklı oturumunda İZSU Kanalizasyon Daire Başkanı Ferit Çağlar taşkın yönetimi, Ege Orman Vakfı Genel Müdür Yardımcısı Yasemen Bilgili ise orman yangınlarının erozyon ve sel üzerindeki etkileri konularında sunum gerçekleştirdi.
‘Su Tutma Peyzajlarını Anlamak’ oturumunda söz alan Michal Kravčík ve Dipl. Eng. Danka Kravčiková; su tutmanın temel ilkeleri, su tutma yoluyla iklim değişikliğine uyum ve doğal su tutmanın ekonomik faydaları olmak üzere üç ana başlıkta önemli bilgiler verdi. Küçük su tutma önemleri, mavi-yeşil altyapı entegrasyonu ve kırsal alan uygulama tekniklerinin konuşulduğu ‘Teknik Çözümler’ oturumunda da yapılabilecek çalışmalar uzmanlar tarafından örnekleriyle birlikte ele alındı.
Sonrasında ise İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Orman Fakültesi akademisyenleri Prof. Dr. Cenk Durmuşkahya, Dr. Öğr. Üyesi Ufuk Özkan ve Dr. Öğr. Üyesi Remzi Eker, sunumlarıyla panele katkı koydu. Gerçek vaka senaryoları üzerine grup çalışmalarının da yapıldığı son oturumda, ilgili kurumların katılımıyla bir çalıştay düzenlendi. Bu çalıştayda İzmir’in su yönetimi stratejilerini somut ve uygulanabilir bir şekilde planlamak üzere detaylı değerlendirmeler yapıldı. Ortak akılla geliştirilen bu öneriler, gelecekte benzer sorunlarla mücadelede önemli bir yol haritası oluşturacak.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Karşıyaka’da sel riskine karşı bilimsel buluşma yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>İzmir, Türkiye’nin dört bir yanından 300’ün üzerinde uzmanı buluşturan bilimsel bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. TTI Health Sağlık Turizmi Fuarı kapsamında Estetik Plastik Cerrahi Derneği’nin (EPCD) İzmir Buluşması Fuar İzmir’de düzenlendi.
Prof. Dr. Özmen: Çok akıllıca bir adım
Estetik Plastik Cerrahi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Selahattin Özmen, böyle bir fuarın düzenlenmesinin sağlık turizmi ile ilgili çok akıllıca bir adım olduğunu belirterek, “Yıllar önce Dubai’ye gitmiştim, Koç Üniversitesi olarak bir sağlık turizmi fuarına katılmıştık, orada yapılan şeyin bugün burada da gerçekleştiğini görüyorum. Böyle bir fuarın olması ve katılım iyi, ancak daha çok yeni ve birkaç yıl sonra muhteşem olacak bundan hiçbir şüphem yok” diye konuştu.
Etkinliğin düzenlendiği alanın çok doğru tercih edildiğinin de altını çizen Özmen, “Havalimanına çok yakın, çok büyük. Dernek Genel Sekreterimiz Prof. Dr. Yiğit Tiftikçioğlu, TTI İzmir Sağlık Turizmi Fuarı ile birlikte bu toplantıyı düzenlemeyi önerdi. Böyle bir şeyi asla kaçırmayalım dedik, çünkü sağlık turizmi çok yeni, çok önü açık bir konu. Bu nedenle de burada böyle bir toplantı düzenlemeye karar verdik. Biz ülke olarak sağlık turizmi alanında dünya çapında çok çok öne geçmiş durumdayız. Sağlık turizmi, Türkiye için çok önemli, çok ciddi geliri var. Güzel değerlendirildiğinde hastanın yanında gelen insanlar da var ekstra, turizme, otelciliğe katkısı var. Balkanlardan, bütün Arap dünyasından, bunun yanında Amerika’dan, İngiltere’den, Avrupa’dan dünyanın birçok yerden bize hasta geliyor. Bu ülkemiz açısından çok pozitif bir katma değer. Bunu değerlendirmek lazım bu tür fuarların da bu konuda bu işin hızlanması ve en iyi yere gelmesi açısından çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu mutlaka devam ettirmeliyiz. Plastik cerrahlar dışında diğer branşların da göz, ortopedi, diş, bütün hepsinin katılması lazım. Çok iyi cerrahlarımız var, çok iyi doktorlarımız var, bunu değerlendirmemiz lazım bu altyapı hiçbir yerde yok” dedi.
Başkan Tugay’a teşekkür
Kongreyi düzenlerken meslektaşları İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay’ın kendilerine son derece yardımcı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Özmen, “Plastik cerrahlar çok çalışmaya, aşırı çalışmaya alışık insanlar. Böyle hani geleyim gideyim masa başı iş yapayım tarzında insanlar değiliz. Dr. Cemil Tugay’a da çok teşekkür ederiz, kendisi de çok çok çalışkan bir kişidir. Bunu çok iyi biliyorum, herkes de bunu iyi bilsin” diye konuştu.
Prof. Dr. Yiğit Tiftikçioğlu: Türkiye’de bir ilk
Kongre Başkanı ve Estetik Plastik Cerrahi Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Yiğit Tiftikçioğlu da Türkiye’nin plastik cerrahinin Avrupa’da, hatta dünyada ilk geliştiği ve temellerinin atıldığı ülkelerden olduğunu belirtti. Prof. Dr. Tiftikçioğlu, “İZFAŞ’ın düzenlediği Sağlık Turizmi Fuarı, Türkiye’de bir ilk. Sağlık turizmi, Türkiye’de son 10 – 15 yıldır sürekli artan bir önem kazanıyor. Bu alanda böyle organize fuar yoktu. Türkiye’nin her yerinden katılımcılarımız var, hocalarımız var, 300’e yakın kaydımız oldu bilimsel toplantıya” şeklinde konuştu.
Yiğit, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay’a da katkıları nedeniyle teşekkür ederek, “İzmir, tarihi boyunca sağılığın başkenti ve ülkemizin Batı’ya açılan yüzü olmuştur. Sağlık turizminde de İzmir’in potansiyeli çok büyük. İyi hastanelerimiz var, iyi bir havaalanımız var ve çok iyi hekimlerimiz de var. Önümüzdeki yıllarda sağlık turizminden alınan payın artacağını düşünüyorum ve bununla birlikte bu fuarın da çok daha önem kazanacağına inanıyorum” diye konuştu.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
TTI Health Sağlık Turizmi Fuarı İzmir EPCD bilimsel toplantısına ev sahipliği yaptı yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>