?>
?>
Depreme 360 derece açıyla bakmak gerekir
Depreme 360 derece açıyla bakmak gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sadece yer bilimleri açısından bakma eğilimi kaygıyı artırıyor. Deprem sonrası psikoloji üç aşamadan oluşuyor. İlk 15 gün içerisinde yaşanan akut stres doğaldır ve genellikle kendiliğinden düzelir. Eğer bu durum dört haftayı aşarsa, posttravmatik stres bozukluğu riski ortaya çıkar. Sekiz haftayı geçtiğinde ise profesyonel klinik yardım alınması gerekir.” dedi.
Deprem korkusu kişilik yapısına göre farklılık gösteriyor
Deprem korkusunun kişilik yapısına göre farklılık gösterdiğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, bazı kişilerin dışarıdan sakin görünmesine rağmen içsel panik yaşayabileceğini, bu tür durumlarda soğukkanlılığın bir savunma mekanizması olduğunu, ancak çözüm bulunamadığı takdirde kronik strese dönüşebileceğini belirtti.
Deprem korkusunun artmasında belirsizlik, çaresizlik ve umutsuzluk duygularının büyük etkisi olduğuna işaret eden Prof. Dr. Tarhan, Japonya örneğine vererek, güçlü sistemlerin, toplumun deprem korkusunu azaltmada etkili olduğunu söyledi.
Sorgulamadan inanmamak lazım!
Deprem tahminleriyle ilgili kamuoyunda yapılan çelişkili açıklamaları da değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:
“Her uzman kendi penceresinden bakarak açıklamalar yapıyor. Bu tür bilimsel tartışmaların ekranlarda değil, uzmanlar arasında kapalı ortamlarda, bilimsel platformlarda yapılması gerekiyor. Resmi kurumlar, uzman görüşlerini bilimsel veriler ışığında değerlendirip toplumla net, güven verici bir dille paylaşmalı. Aksi takdirde halkta daha fazla kaygı ve güvensizlik oluşuyor. Biri diyor ki ‘İstanbul’u terk edin’. Diğeri ‘Geçti bitti.’ Bunu söylerken sadece kendi penceresinden bakıyorlar. En kötü senaryoya göre hareket ediyorlar. En kötü senaryoya karşı kendi ruh halini topluma yansıtıyor. Onun için şu andaki deprem uzmanlarının söylediklerinin hepsini sorgulamadan inanmamak lazım. Yani fazla iyimser olanı da fazla kötümser olanı da.”
Topluma yeni stres faktörleri eklendi
Deprem sonrası oluşan kronik stresin toplum üzerinde ciddi etkiler oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan “Toplumda kronik bir mutsuzluk hali var. Zaten çalkantılı bir toplumuz, buna yeni stres faktörleri eklendi. Bu tür durumlar grup stresi oluşturur ve sonuçta tartışmalar, kavgalar ve şiddet olayları artar,” dedi.
Toplumda zaten var olan suç oranlarının daha da artabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, bu gibi dönemlerde liderliğin kritik rol oynadığını ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, “Toplum, yöneticilere ve karar vericilere güven duymazsa kriz daha da derinleşir. Liderler gerçekleri gizlerse kaygı artar. Güvenin kaybolduğu yerlerde kimse rahat edemez. Şu an Türkiye’de depremle ilgili plan ve projeler hazırlandı hissi oluşmadı.” ifadelerini kullandı.
İletişim sistemleri yetersiz kaldı!
Deprem sonrası iletişim sistemlerinin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirileri de değerlendiren Tarhan, “İnternet ve telefon hatları çöktü. Sonrasında sadece özürler geldi. Bu tür afetlere hazırlıkta devletin düzenleyici ve denetleyici rolü çok önemli. Vatandaş vergisini ödüyor; karşılığında etkili kriz yönetimi bekliyor.” diye konuştu.
Deprem için beyin egzersizleri önerisi
Deprem korkusuyla baş etmek için “kabul egzersizleri” yapılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, Japonların da kullandığı ‘Acceptance Commitment Therapy’ (Kabul ve Kararlılık Terapisi) tekniklerini önerdi.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, egzersizlerin temel adımlarını şöyle açıkladı:
“Korkuya şefkatle yaklaşmak; korkuyu reddetmek yerine onu kabul etmek gerekiyor. Özellikle çocuklar, ebeveynlerinin tepkilerine göre şekilleniyor. Anne-baba soğukkanlı olursa çocuk da korkuyu daha kolay yönetiyor. Nefes ve kas gevşeme egzersizleri; bedenle iletişim kurarak geçmişte aşılmış stresli durumları hatırlamak, şükran duygusunu artırmak önemli. ‘Şu anda sağlıklıyım, şu anda bilincim yerinde’ gibi olumlu düşünceler zihni rahatlatır. Zihinsel sığınak oluşturmak; büyük bir anlamın parçası olduğunu hissetmek kişiye güç verir. İnanç sistemlerinde olduğu gibi yüksek bir varlığa güvenmek, evrende bir düzen olduğunu görmek insanı rahatlatır. Panik anında yalnız olmadığını bilmek çok önemli.”
Sosyal temas travma etkisini azaltıyor!
Deprem gecesinde insanların aileleriyle birlikte olma ihtiyacının arttığını gözlemlediklerini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bu içgüdüsel bir davranış. Sosyal temas travmanın etkisini azaltır.” dedi.
Travmalar, anlam arayışını yoğunlaştırıyor…
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, travma anlarında insanların anlam arayışının yoğunlaştığını belirterek, “Böyle anlarda insan hayatı, değerleri, ilişkileri ve benlik algısını yeniden gözden geçirir. Korkuyu kabul egzersizi yapmak, kendine şefkatle yaklaşmak ve geçmişi pozitif değerlendirmek önemlidir.” ifadesinde bulundu.
Kontrol duygusu yüksek olan kişilerin korkuyu daha yoğun yaşadığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Özellikle panik bozuklukta bu durumun sıkça görülür. Bütçesi milyar doları bulan bir şirketi yöneten bir iş insanı, kendi tansiyonunu yönetemediğini söylemişti. Çünkü insanın kontrol edebileceği ve edemeyeceği şeyler vardır.” diye konuştu.
Çocuklarda travma yönetimi nasıl olmalı?
Çocukların deprem gibi travmatik olaylardan etkilenme biçiminin yaş gruplarına göre değiştiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, 0-6 yaş arasındaki çocukların en çok bağlılık ilişkisine ihtiyaç duyduğunu söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Deprem anında çocuklar mutlaka anne-baba ile birlikte olmalı. Onların yanında olmak, beyinde güven ve sevgi hormonu oksitosin salgılanmasını artırıyor.” şeklinde konuştu.
6 yaş sonrası çocukların ise olayları sorgulamaya başladığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu yaş grubundaki çocuklar ‘Neden oldu? Bana bir şey olur mu? Sana bir şey olur mu?’ gibi sorular sorar. Bu dönemde çocukları susturmak yerine, onları dinlemek çok önemli. Konuşmak değil, duygularını ifade etmelerine izin vermek gerekir.” dedi.
Anne-baba tutumunun çocukların travmaya karşı dayanıklılığını doğrudan etkilediğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Büyük insan tepkisi beklemeyelim ama büyük insan gibi yaklaşalım. Çocuğun kendini değerli ve güvende hissetmesi, bu dönemin en önemli kazanımıdır.” İfadesinde de bulundu.
Gençlerin deprem kaygıları ve psikolojik tepkileri ne?
Gençlerin deprem kaygıları ve psikolojik tepkileri üzerine de değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Tarhan, özellikle ergenlik dönemindeki gençlerin yaşadığı kimlik sorgulamalarının, anlam arayışlarının doğal olduğunu vurguladı.
Ergenlik döneminin “Ben kimim? Nereye yönelmeliyim? Niçin?” gibi soruların yoğunlukla sorulduğu fırtınalı bir dönem olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bu yaş grubunda varoluş ve anlam sorgulaması yapmaları sağlıklı bir gelişim göstergesidir. Deprem gibi büyük olaylar da bu sorgulamaları tetikleyebilir. Eğer ergenler bir grup içinde güvenli bir ortamdaysalar birbirlerine desteklerler. Dış arkadaşlık aileden daha önemlidir. Ergenlik döneminin doğası budur. Aileler bu dönemde ergenlere akıl vermekten çok onların fikirlerine başvurmalı. ‘Sence ne yapabiliriz?’ gibi sorularla aidiyet duygusu güçlendirilmelidir. Bu yaklaşımın bile terapötik etkisi olur” diye konuştu.
Narsistler depremden daha fazla korkar!
Narsistik kişilerin dışarıdan korkmuyormuş gibi görünebileceklerini ancak depremden en çok korkan gruplardan biri olduklarını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Narsistik kişiler, güçlü görünme zorunluluğunda oldukları için korkularını gizlerler. Aslında güçlü bir karaktere sahip değillerdir; sadece güçlü rolünü oynarlar. Kritik anlarda, örneğin bir depremde, en hızlı kaçış tepkisini gösterenler arasında olabilirler.” açıklamasında bulundu.
Zorluklar, daha büyük bir anlamı kavrama fırsatı sunar!
Türkiye’nin zor bir coğrafyada bulunduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, son dönemde toplumda ‘kalabalıklar içinde yalnızlık’ kavramının yaygınlaştığını belirtti.
“Üzerine bir de deprem kaygısı eklendiğinde toplumda geleceğe dair umutsuzluk duyguları artabiliyor. Ancak Türkiye geçmişte çok daha büyük krizleri aştı. İstiklal Savaşı, I. Dünya Savaşı gibi büyük zorluklar yaşandı. O dönemlerde bir amaç vardı; şimdi de toplum olarak yeni bir amaç belirlememiz gerekiyor.” diyen Prof. Dr. Tarhan, yaşanan zorlukların insanlara daha büyük bir anlamı kavrama fırsatı sunduğunu vurguladı.
Kucaklayıcı, kapsayıcı bir ortama ihtiyaç var!
Herkesin kendini sorgulaması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Türkiye’de şu andaki bu gerilim ortamını hak etmiyor. Şu anda Türkiye’yi kucaklayıcı, kapsayıcı bir ortama ihtiyaç var. Şu anda herkesin kendisini sorgulaması gerekiyor. Bu olaylar bize ne öğretti diye düşünmeliyiz.” diye konuştu.
Türkiye’deki sosyal yapıdaki çözülmelere de dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, aile sistemindeki çöküş, gençlerin evlilikten uzaklaşması, ekonomik sıkıntılar ve yalnızlık gibi sorunların toplumun genel ruh halini olumsuz etkilediğini kaydetti.
Gençlere güven ve adalet duygusu verilirse sorunların büyük kısmı çözülür
Bu olumsuzluklara rağmen, toplumsal barışı sağlayacak ortak bir anlamın bulunabileceğini ancak toplumda ciddi bir kaygı ortamı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Şu anda toplumda savaş ortamı ruh hali hâkim. İnsanlar gelecekle ilgili güven ve ümit duygusunu hissedemiyor. O yüzden yeni bir amaç ve vizyon ortaya konulması gerekiyor. Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu gibi ortak bir amaç etrafında birleşilirse, toplumdaki stresin ve olayların yüzde 50’si azalır.” dedi.
Toplumun sessiz kalmasının da riskli olduğuna değinen Prof. Dr. Tarhan, karamsarlığa kapılmadan umutla hareket edilmesi gerektiğini vurguladı. Özellikle genç nesilde adalet beklentisinin yüksek olduğunu belirten Tarhan, “Gençler kötü değil. Masumiyet arayışı içindeler. Onlara güven ve adalet duygusu verirsek, sorunların büyük kısmı çözülür.” şeklinde sözlerini tamamladı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
“Bilimsel tartışmaların ekranlarda değil, uzmanlar arasında kapalı ortamlarda yapılmalı” yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Karabağlar Belediyesi, Ramazan Bayramı arifesinde kent merkezinde yaşanan kaldırım ve yol işgallerini önlemek amacıyla önemli bir adım atıyor. Eskiizmir Caddesi üzerindeki Bozyaka ve Zincirlikuyu bölgelerinde yoğunlaşan seyyar satıcılığı kontrol altına almak amacıyla, Bozyaka Kapalı Pazar Yeri bu yıl seyyar satıcıların kullanımına açılacak.
29 Mart 2025 Cumartesi günü 08.00 ile 23.00 saatleri arasında açık olacak Bozyaka Kapalı Pazar Yeri’nde, seyyar satıcılar belirlenen alanlarda satış yapabilecek. Bu uygulama ile hem vatandaşların bayram alışverişlerini daha düzenli ve rahat şekilde yapmaları sağlanacak hem de kent merkezindeki yaya yollarında oluşan işgallerin önüne geçilecek.
Başvuru için son gün 28 Mart Cuma
Belediye yetkilileri, seyyar satıcıların en geç 28 Mart 2025 Cuma günü saat 12.00’ye kadar başvurularını yapmaları gerektiğini belirtti. Başvuru için Nüfus Cüzdanı fotokopisi ile Karabağlar Belediyesi Zabıta Müdürlüğü’nden (Eskiizmir Caddesi No:423, Kibar Mahallesi Hizmet Kompleksi) temin edilecek dilekçenin teslim edilmesi gerekiyor.
Satış Yapılabilecek Ürünler
Açılacak stantlar Tekstil ürünleri (giyim, ayakkabı vb.), Kuruyemiş ve şekerleme, Hırdavat malzemeleri, Züccaciye ürünleri ve Hediyelik eşyalarından oluşacak. Yetkililer, izinsiz tezgâh açan satıcılar hakkında cezai işlem uygulanacağını da hatırlattı.
Ayrıca konu ile ilgili detaylı bilgi ve başvuru için Karabağlar Belediyesi Zabıta Müdürlüğü’nün 0232 414 78 24 numaralı telefonu üzerinden iletişime geçilebilecek.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Karabağlar’da bayram öncesi sokaklar değil, Bozyaka Pazaryeri kullanılacak yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>TEMA Vakfı, 21 Mart Dünya Ormancılık Günü ve Orman Haftası ile 22 Mart Dünya Su Günü’nde, orman kayıpları ve eriyen buzulların, gıda ve su güvenliği üzerinde ciddi tehdit oluşturduğuna dikkat çekti. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, son 30 yılda 420 milyon hektar orman alanının kaybedildiğini, dünya genelinde ise 2,2 milyar insanın güvenli içme suyuna erişemediğini hatırlatarak “Doğayı korumak artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.” dedi.
Birleşmiş Milletler, bu yıl 21 Mart Dünya Ormancılık Günü’nün temasını “Ormanlar ve Gıda”, 22 Mart Dünya Su Günü’nün temasını ise “Buzulların Korunması” olarak belirledi. TEMA Vakfı, bu iki özel gün kapsamında yaptığı açıklamada, artan nüfusla birlikte gıda ve suya olan ihtiyacın her geçen gün arttığına dikkat çekerek gıdamızın güvencesi olan ormanlar ve su varlıklarının korunmasının, hayati öneme sahip olduğunu vurguladı.
Son 30 yılda Dünya’da 5,5 Türkiye büyüklüğüne denk gelen 420 milyon hektar orman alanının kaybedildiğini ve her yıl yaklaşık 10 milyon hektar ormanın yok olduğunu hatırlatan TEMA Vakfı, bu durumun gıda güvenliğini de tehdit ettiğine dikkat çekti. Diğer yandan, iklim değişikliği ve insan faaliyetleri nedeniyle her geçen gün su varlıklarının da azaldığını vurgulayarak bugün, dünya genelinde 2,2 milyar insanın güvenli içme suyuna erişemediğini belirtti. Hızla eriyen buzulların ise akarsuların rejimini ve sulak alanların varlığını etkileyerek gıda ve su güvenliği açısından büyük bir risk oluşturduğunu ifade etti.
Ormanlar, gıda ve suyun güvencesidir
TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, su döngüsünün ayrılmaz bileşeni olan, yer altı ve yer üstü su varlıklarını besleyen ormanların, iklim kriziyle mücadelenin de odağında yer aldığını belirterek, “Toprağı, suyu ve biyolojik çeşitliliği koruyan, iklimi düzenleyen; akarsuları, sulak alanları ve akiferleri besleyen, sel ve taşkınları önleyen ormanlar, aynı zamanda beslenmede önemli rol oynayan ekosistemlerdir. Beş milyardan fazla insan doğrudan ya da dolaylı olarak ormanlardan geçimini sağlıyor. Ormanlar ve ağaçlardan üretilen odun dışı ürünler, kırsal alanlarda toplam gelirin yüzde 20’sini oluşturuyor. Ormanlardan toplanan meyve, tohum, kök, yaprak ve mantarlar doğrudan gıda olarak tüketilirken; ormanlarda yapılan otlatma ve arıcılık faaliyetleri de dolaylı olarak gıda üretiminde yer alıyor. Ayrıca 2 milyardan fazla insan, yemeğini hâlâ odun kullanarak pişiriyor.” dedi.
Ataç ayrıca, ormanların sıcaklıkları düşürerek dona karşı doğal bariyer oluşturduğuna, kuraklığın etkilerini azalttığına, tarımsal ürünlerin üretimini ve kalitesini olumsuz etkileyen canlıların yırtıcılarına da yaşam alanı sunarak tarımsal verimi koruduğuna işaret ederek “Gıdamızın yüzde 35’i tozlaşmaya ihtiyaç duyan türlerden oluşuyor. Ormanlar, bu tozlaştırıcı canlıların yaşam alanlarıdır.” ifadeleriyle ormanların gıda üretimindeki önemini vurguladı.
Eriyen buzullar, gıda ve su güvenliğini tehdit ediyor
TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, tüm canlıların en temel yaşam kaynağı olan su döngüsünün de iklim krizi nedeniyle bozulduğunu belirterek sıcak hava dalgalarının ve kuraklığın artmasının buzulların hızla erimesine yol açtığını söyledi. Ataç, buzul alanları küçülen bir dünyada ısınmanın daha da hızlandığını, yükselen deniz seviyeleri ve eriyen dağ buzullarının ise gıda ve su güvenliği açısından ciddi bir risk oluşturduğunu dile getirdi.
Ataç, buzulların su varlıkları açısından önemini “Buzullar, güneş ışınlarını uzaya yansıtarak iklimi dengeleyen milyonlarca yıllık doğal oluşumlardır. Dünya üzerindeki tatlı suyun yaklaşık %70’i buzullarda depolanır. Buzul denince genellikle kutuplar akla gelir; oysa dağ buzulları, insan vücudundaki damarlar gibi karalara hayat veren nehirleri besler. Bu doğal oluşumlar, insanların gıda ve suya erişimini sağlar.” sözleriyle ifade etti. Bugün, Kuzey Yarımküre’de buzulların 150 yıl öncesine göre ilkbaharda ortalama 9 gün daha erken erimeye başladığını, sonbaharda ise 11 gün daha geç donduğunu söyleyen Ataç, “Buzullar giderek küçülüyor. UNESCO verilerine göre, Dünya Mirası kapsamındaki buzullar son 20 yılda 1.500 km³ buz kaybetti. Bu da tarım, enerji üretimi ve içme suyu temini açısından ciddi riskler yaratıyor. Sadece Himalayalar’dan doğan 12 büyük nehrin etrafında yaklaşık 2 milyar insan yaşıyor. Sadece Pakistan ve Hindistan’da 130 milyon çiftçi, bu doğal oluşumlara bağlı olarak üretim yapıyor. Bu tablo, konunun küresel boyutunu açıkça ortaya koyuyor.” dedi.
Türkiye’deki mevcut duruma da dikkat çeken Ataç, “Cilo Dağları’ndaki buzullar son 30 yılda yarı yarıya, Ağrı Dağı’ndaki buzullar ise yüzde 40’tan fazla küçüldü. Kuraklık artık hayatımızın bir parçası haline geldi. Kış aylarında dahi susuzluk yaşanıyor. Bugün, Konya Ovası’nda bulunan barajlardaki düşük seviyeler nedeniyle su krizi her geçen gün daha da derinleşiyor. Bu kriz, gıda krizini de tetikliyor.” şeklinde konuştu.
“Son 10 yılda 410 bin orman alanı ormancılık dışı kullanıma açıldı”
Ormanların korunması ve orman varlığının artırılması, iklim değişikliğiyle mücadelede en etkili ve en ekonomik doğal çözümler arasında gösteriliyor. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, ormanların karbon yutağı olarak iklimi dengelediğine, buzulların ise iklim koruma ve su güvenliği açısından hayati işlevler üstlendiğine dikkat çekti. Ataç, “Bir yandan tahribatlar, diğer yandan yangınlarla yok edilen ormanlar nedeniyle atmosfere salınan karbon miktarı artıyor. 2024 yılında bu miktar 6,17 milyar tona ulaşarak toplam karbon salımının yüzde 16’sını oluşturdu. Türkiye, orman varlığını artıran nadir ülkelerden biri olsa da son 10 yılda 410 bin hektar orman alanı madencilik, enerji ve ulaşım projeleri için tahsis edildi; 210 bin hektar orman ise yangınlarda kaybedildi. Artık sürdürülebilir bir yaşam için öncelikleri değiştirme, doğayı ve iklimi koruma zamanı.” dedi.
“Doğal varlıklarımızı korumak ortak sorumluluğumuz”
Deniz Ataç, toplumun tüm kesimlerine çağrıda bulunarak “İklim krizinin yol açtığı afetler, doğal afet değil; insan faaliyetlerinin neden olduğu doğa olaylarıdır. Bu afetler, Dünya’daki yaşamı, suya ve gıdaya erişimi tehdit ediyor. Bu tehditleri ortadan kaldırmanın yolu ise iklim değişikliğiyle mücadele etmekten; tüm doğal varlıklarımızı korumaktan geçiyor. Aynı zamanda tüketimi azaltarak doğaya olan baskıyı hafifletmemiz lazım. Bunu sadece gıda ve su güvencesi için değil, gelecek kuşakların yaşam hakkını korumak adına da sorumluluk olarak görmeliyiz. Doğayı korumak artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.” şeklinde konuştu.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
TEMA Vakfı: Ormanları ve su varlıklarını korumak artık bir tercih değil, zorunluluk yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Uzundere hem dönüşüyor hem gelişiyor
İzmir Büyükşehir Belediyesi, Karabağlar’ın Uzundere semtindeki kentsel dönüşüm alanında projelendirdiği hizmet binasının yapımını tamamladı. Bölgede yeni konutlar inşa edilirken kazandırılan yeşil alanlar ve sosyal donatı birimleriyle mahalleleri de sağlıklı şekilde dönüştüren Büyükşehir Belediyesi, yapılan 4 katlı binayı engelli çalışmaları başta olmak üzere sosyal projeler için işlevsel hale getirecek. Çalışmaları yerinde inceleyen Başkan Dr. Cemil Tugay, “Vatanımızı, milletimizi seviyoruz. Bu işleri yapmakta kararlıyız. Her şey olacak. Arkadaşlarımız çok gayretli şekilde çalışıyor” dedi.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Türkiye’ye örnek olacak şekilde yüzde 100 uzlaşı, yerinde dönüşüm ve belediye garantörlüğünde şehrin 6 bölgesinde hayata geçirdiği kentsel dönüşüm projeleri sürüyor. Göreve gelir gelmez Kentsel Dönüşüm Dairesi Başkanlığı’nı yeniden kuran İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, vatandaşlar için güvenli konutlar inşa edilirken, sosyal donatı alanları ve yeşil çevre ile sağlıklı mahallelerin oluşturulması için çalışmalara hız kazandırdı.
4 etap halinde planlanan Karabağlar Uzundere Kentsel Dönüşüm Projesi’nde sosyal donatı kapsamında yapılan hizmet binasının yapımı tamamlandı. Binanın öncelikle engelli çalışmalarında kullanılmak üzere en kısa sürede kapılarını açması için hazırlıklar sürüyor. Başkan Dr. Cemil Tugay, 2 bin 350 metrekarelik inşaat alanında yer alan 4 katlı binadaki çalışmaları inceledi.
“Vatanımızı, milletimizi seviyoruz”
Başkan Dr. Cemil Tugay, “Bir merkez kuralım denilse böyle bir yer bulunmaz” diyerek sözlerine başladı. Kentsel dönüşümden yararlanan bazı vatandaşlarla sohbet eden, yurttaşlara herhangi bir talep ve ihtiyaçları olup olmadığını da soran Tugay, “Burada yapacağımız yeni konutlar var. Pazar yeri için çalışıyoruz, onu yapacağız. İhtiyaç duyulan her şey burada olacak. Göreve geldiğimizden beri sorunlarla uğraşsak da elimizden gelen her şeyi yapmaya devam edeceğiz. Vatanımızı, milletimizi seviyoruz. Arkadaşlarımız da çok gayretli şekilde çalışıyor” dedi.
Yalnızca binalar değil hayatlar da dönüşüyor
İzmir Büyükşehir Belediyesi, kentsel dönüşümde mevzuata aykırı ve sağlıksız konut stoku sorununu çözmekle yetinmiyor. Aynı zamanda ulaşım sıkıntıları, altyapı eksikliği, yeşil alan ve sosyal donatı yetersizliği gibi problemlerin de çözülmesini sağlayarak afete dirençli kent alanları oluşturma hedefiyle yol alıyor. Kentsel dönüşüm alanlarında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan tasarım projelerinde konut alanları ile alanın ihtiyacı olan sosyal donatı bölümleri de planlanıyor. Bu kapsamda Uzundere kentsel dönüşüm alanında yaklaşık 3 bin 800 birim konut-konut altı ticaret, ofis ve otel kompleksi, gençlik merkezi, spor, eğitim ağırlıklı bir spor kompleksi, sosyal ve kültürel merkezler, açık pazar alanı, otopark alanları hayata geçiriliyor.
İhale süreci devam ediyor
Uzundere’de birinci ve ikinci etabı tamamlayan Büyükşehir Belediyesi, 744 konut ve 73 işyeri olmak üzere 817 bağımsız birimi hak sahiplerine teslim etti. 3’üncü etapta yaklaşık bin 422 bağımsız bölüm 4’üncü etapta yaklaşık bin 307 bağımsız bölüm yapılacak. Uzundere’deki inşaatların en kısa sürede bitirilmesi için de ihale çalışmalarına başlandı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Kentsel dönüşümle sadece binalar değil çevre de değişiyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Manisa Su ve Kanalizasyon İdaresi (MASKİ) Genel Müdürlüğü, Akhisar ilçesine bağlı Sağrakçı Mahallesi’nde yaşanan su problemini ortadan kaldırmak için 5 kilometrelik terfi hattı döşeme çalışmasına başladı. Ekipler, Sıdan Dağı’nın eteklerinde 1000 metre rakımdaki doğal kaynak suyunu mahallenin içme suyu şebekesine bağlayacak. Kar ve buzla kaplı arazide çalışmalarını sürdüren MASKİ, bir mahalleye daha yeterli su ulaştıracak.
MASKİ Genel Müdürlüğü, il genelinde alt yapı yatırımları ile geçmişten gelen sorunlara çözüm üretiyor. Bu kapsamda, İçme Suyu Dairesi Başkanlığı bünyesinde Akhisar’ın Sağrakçı Mahallesi’nde de ekiplerin özverili çalışmaları sürüyor. MASKİ, mahallede yaşanan su problemini çözmek için Sıdan Dağı’nın eteklerinde yer alan doğal kaynak suyunun içme suyu şebekesine bağlantısı için 5 kilometre hat döşüyor. Çalışma tamamlanınca, Sağrakçı sakinlerinin tankerle su ihtiyacını karşılama dönemi de son bulacak.
FERDİ BAŞKAN İLE ÇALIŞMALARA BAŞLANDI
Mahalle Muhtarı Mesut Atasoy, mahallesi için çok önemli bir çalışmanın Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek öncülüğünde başlatıldığına dikkat çekerek, “Şu anda 1000 metre rakımda Sıdan Dağı’nın eteğindeyiz. Doğal kaynak suyumuz vardı. 2019 ile 2024 yılları arasında getirememiştik. Ferdi Başkan göreve geldiğinde çalışmalara başlandı. En kısa zamanda suyumuzu bu karda, yağmurda getirmek için çalışıyorlar. 5 bin metre terfi hattımızı içme suyu şebeke hattımıza bağlamış olacağız. Ferdi Başkanıma çok teşekkür ederim” dedi.
ÇALIŞMALAR YÜZ GÜLDÜRDÜ
Mahalle sakini Muharrem Akıncı, “Suyumuz yetersiz geliyordu. Bulaşıkta, banyoda herhangi bir ihtiyaçta su yetersizdi. Çok iyi olacak. Allah razı olsun. Teşekkür ediyoruz” dedi.
Bir diğer mahalle sakini Mehmet Atasoy da “Suyla ilgili her çeşit sıkıntımız var. Yetersiz geliyor ya da Belediye tankerle su getiriyor. Suyun tadı bozuluyor. İçemiyoruz. Çamaşır makineleri için yetersiz geliyor, makinelerimiz bozuluyor. Anlatmayla bitmez. Biz, bu çalışmadan çok memnun olacağız. Öyle gözüküyor” diye konuştu.
Muhammet Akcan ise “Suyla ilgili çok mağduriyetler yaşadık. Çünkü özellikle yazın su hiç yetmiyordu. Eli sopalı, değnekli yaşlılarımız dahi kaynak suyumuz var içme suyunu oradan evine temin ediyor. Bu doğal kaynak suyu mahallemize gelince rahatlığa kavuşacağımıza inanıyoruz” dedi.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Karlı Hava, Buzla Kaplanmış Arazi MASKİ’ye Engel Değil! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Kemalpaşa Belediyesi Meclis toplantısında komisyonlardan gelen 3 raporun ve birimlerden gelen 8 önergenin 3’ü kabul edilirken, 8 önerge komisyonlara sevk edildi. Başkan Mehmet Türkmen, toplantıda yaptığı konuşmada ikinci eğitim-öğretim döneminin başlaması dolayısıyla öğrencilere başarılar diledi. Eğitime verdikleri önemin altını çizen Türkmen, belediye olarak öğrencilere ve eğitim kurumlarına destek olmaya devam edeceklerini belirtti.
BAŞKAN TÜRKMEN MÜJDELERİ DUYURDU
Toplantıda, sosyal projelere yönelik çalışmalar da ele alındı. Ocak ayında hizmete açılan Kent Lokantası’nın vatandaşlardan büyük ilgi gördüğünü belirten Başkan Türkmen, bu projenin dar gelirli vatandaşlar için önemli bir destek mekanizması olduğunu ifade etti. Bunun yanı sıra, Kemalpaşa’nın farklı mahallelerinde inşa edilecek beş yeni taziye evi için çalışmaların başladığını belirterek, sosyal projelere öncelik verdiklerini vurguladı. Sokak hayvanları için oluşturulacak doğal yaşam alanı hakkında da bilgi veren Türkmen, “Sokak hayvanlarının güvenli bir ortamda yaşayabilmesi ve sağlık hizmetlerine erişebilmesi için modern ve doğayla iç içe bir alan oluşturacağız” dedi.
ÜCRETSİZ HASTANE SEFERLERİ BAŞLADI
Gündemde yer alan bir diğer konu ise Kemalpaşa’da başlatılan ücretsiz şehir içi hastane servisleri oldu. Vatandaşlardan gelen talepler doğrultusunda, otobüs garajı ile devlet hastanesi güzergahında haftanın beş günü ücretsiz şehir içi hastane servisi hizmetinin 3 Şubat Pazartesi günü itibarıyla başlatıldığını belirten Türkmen, “İlçemizde toplu taşıma imkanlarının sınırlı olduğu bölgelerden hastaneye ulaşımda zorluk yaşayan vatandaşlarımız için bu hizmeti hayata geçirdik. Kemalpaşa’mıza hayırlı olsun” ifadelerini kullandı.
TÜRKMEN: “BELEDİYELER HALKIN ORTAK DEĞERİDİR”
Meclis toplantısında belediyelere yönelik ekonomik baskılara değinen ve kamu kurumlarının, halkın ortak değerleri olduğunu vurgulayan Başkan Türkmen, “Kemalpaşa Belediyesi, bu kentte yaşayan 120 bin vatandaşın hakkını koruyan bir kurumdur. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tüm kamu kuruluşları da aynı anlayışla hizmet üretir. Ne biz kamu kurumlarıyla bir rekabet içerisindeyiz ne de onlar bizimle. Ancak son dönemde yaşanan gelişmelerden dolayı büyük üzüntü duyuyorum” dedi.
Belediyelerin, vatandaşların refahı için çalıştığını belirten Türkmen, “Cumhuriyet Halk Partisi’nden seçilmiş bir belediye başkanı olarak, bugüne kadar vatandaşlarımızın siyasi kimliğine göre bir ayrım yapmadım. Çünkü belediyecilik anlayışımızda partizanlık değil, hizmet odaklı çalışma esastır. Ancak görüyorum ki bazı kurumlar, belediyemizin hizmet üretmesini zorlaştırmaya çalışıyor. Bir hizmette belediyenin ismi yazsa ne olur, yazmasa ne olur? Amblemimizi koymaktan bile çekiniyorlar. Oysa bizim önceliğimiz vatandaşımıza en iyi hizmeti sunmak” ifadelerini kullandı.
TÜRKMEN: “BELEDİYENİN ÖNÜNÜ KESMEK VATANDAŞI CEZALANDIRMAKTIR”
Yaşanan engellemelerin hizmetlerin aksamasına neden olduğunu söyleyen Başkan Türkmen, “Belediyemizi zor durumda bırakmaya yönelik girişimlerin asıl bedelini vatandaşlarımız ödüyor. Hizmetlerin gecikmesi, projelerin aksaması ve kaynakların verimli kullanılamaması doğrudan halkımıza zarar veriyor. Belediye başkanı olarak görevimi en iyi şekilde yerine getirmek için çalışıyorum, ancak bazı kişi ve kurumların amacı belediyeyi sıkıntıya sokmak. Oysa bu, yalnızca hizmetlerin gecikmesine ve halkımızın mağdur olmasına neden olur. Tüm kurumları iş birliği içinde çalışmaya, halkın yararını gözetmeye davet ediyorum” açıklamasında bulundu.
Bir sonraki meclis toplantısının 3 Mart Pazartesi günü saat 15.00’te gerçekleşeceği belirtildi.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Türkmen: “Belediyecilik Anlayışımızda Partizanlık Değil, Hizmet Odaklı Çalışma Esastır” yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Yangın, uçak kazası gibi trajik olayların ardından sürekli tekrarlayan biçimde yayınlanan görüntülerin medyada haber içeriği üreticilerinin empati yapmaksızın panik tuşuna basmaları şeklinde düşünülebileceğini kaydeden Doç. Dr. Esennur Sirer, “Bir trajedinin görüntülerini ‘daha fazla izlenme’ amacıyla kullanılması öğrenilmiş çaresizliktir. Haberlerin amacı, insanları bilgilendirmek, anlatmak ve kişilerin anlamlandırmasına yardımcı olmaktır, duygularını sömürmek değil.” dedi.
Üsküdar Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Esennur Sirer, medyada yer alan travmatik görüntülerin toplum üzerindeki etkilerine dikkat çekerek, bu içeriklerin sorumlu bir şekilde ele alınması gerektiğini vurguladı.
Görüntülü haber yayıncılığında deneyimli personel önemli!
Doç. Dr. Esennur Sirer, yangın, uçak kazası… gibi trajik olayların ardından sürekli tekrarlayan biçimde yayınlanan görüntülerin medyada haber içeriği üreticilerinin empati yapmaksızın panik tuşuna basmaları şeklinde düşünülebileceğini ifade ederek, “Görüntülü haber yayıncılığı içerisinde deneyimli personeli barındırması gereken bir alandır. Çünkü görüntü içerikleri konusunda medya organları, kamu yararını gözetirken etik sorumlulukları da dikkate alarak görevlerini yerine getirirler. Bu alanda çalışan profesyoneller tekrarlayan travmatik görüntülerin toplumun psikolojisi üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini göz önüne almak durumundadır. Yayınlanan görüntülerde halkın haber alma özgürlüğü engellemeyecek şekilde bir denge gözetilmelidir. Bu amaçla olay mahalini gösterecek genel görüntüler önem kazanır. Ancak detay görüntüler verilirken dikkatli olunmalıdır. Yakın plan yaralanan kişilerin görüntüleri, özellikle çocukların görüntüleri mümkünse kullanılmamalı, eğer gösteriliyorsa da blurlama denilen gizleme yöntemine başvurulması gereklidir. Mümkünse yazı, grafik ve simülasyon gibi alternatif bilgilendirme yöntemleri kullanılmalıdır. Bu denge, medyanın hem bilgilendirme görevini yerine getirmesi hem de toplumsal duyarlılığa özen göstermesi açısından kritik öneme sahiptir.” dedi.
Rahatsız edici içerikler gerekli haller dışında kullanılmamalı!
Haber yayınlarında gerçekleri yansıtma amacı ile izleyiciyi rahatsız edici görüntülerden koruma arasında dengenin gözetilmesinin medya organlarının etik ve profesyonel sorumluluğu olduğunu dile getiren Dr. Sirer, “Bu denge, haberin kamu yararını gözeterek bilgilendirme görevini yerine getirirken, izleyicilerin duygusal ve psikolojik sağlığını korumayı hedefleyen bir yaklaşımla gerçekleştirilmelidir. Rahatsız edici içeriklerin gerekli olmayan haller dışında kullanılmaması, eğer kullanılıyorsa da mümkünse izin alınarak ve gereksiz detaylardan arındırılarak gösterilmesi önemlidir. Ayrıca, rahatsız edici ve ruh sağlığını etkileyecek biçimde içeriğe sahip görüntüler yerine grafik, animasyon ve simülasyon görselleri tercih edilmelidir. Bu tür görüntüler yayıncı kuruluşların haber arşivlerinde mevcuttur ve dijital olarak anında yayına aktarılabilirler.” diye konuştu.
Travmatik içeriklerin tekrarı toplumsal huzursuzluğu artırabiliyor
Travmatik içeriklerin tekrarının, bireylerde olayın etkisinin daha büyük olduğu algısını güçlendirebileceğini ve toplumsal huzursuzluğu artırabileceğini kaydeden Doç. Dr. Esennur Sirer, “Tam tersi biçimde sürekli maruz kalma, bireylerde duygusal yorgunluğa ve olaylara karşı duyarsızlaşmaya da yol açabilir. Bu nedenle medya organlarının, toplumsal kaygıları beslemek yerine bilgilendirme görevini dengeli bir şekilde yerine getirmesi, bu tür içeriklerin yayınında ölçülü ve sorumlu davranması beklenir. Aksi durumda toplumsal korku, panik ve güvenlik kaygıları tetiklenebilir.” şeklinde konuştu.
Son zamanlarda yaşanan uçak kazaları görüntüleri
Son zamanlarda yangın ve peş peşe gelen uçak kazalarının ardından medyada sürekli yer alan düşen uçak görüntülerinin akıllara Hollywood filmlerindeki mizanseni getirdiğini de ifade eden Doç. Dr. Esennur Sirer, “Bir trajedinin görüntülerini ‘daha fazla izlenme’ amacıyla kullanılması öğrenilmiş çaresizliktir. Bu yaklaşım, olayın acısını yaşayan mağdurlara saygısızlık olmanın yanı sıra, trajediyi ticari bir malzeme haline getirmek için kendini tekrarlayan bir durumdur. Haberlerin amacı, insanları bilgilendirmek, anlatmak ve kişilerin anlamlandırmasına yardımcı olmaktır, duygularını sömürmek değil. Medya kuruluşları, bu tür olayları reyting uğruna dramatize etmek yerine, duyarlılıkla ve daha profesyonelce bir yaklaşımla ele almalı, toplumu bilgilendirirken insani değerleri geri planda bırakılmamalıdır. Bireyler acılarının sömürüldüğünü hissederse medyaya olan güvenlerini kaybeder. Bu durum toplumsal bağlamda dördüncü kuvvet olarak nitelendirilen ve çoğulcu-demokratik süreçlerin işlemesinde işlev gören medyanın gözden düşmesine neden olur.” şeklinde sözlerini tamamladı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Haberlerin amacı duyguları sömürmek değil! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Yangın, uçak kazası gibi trajik olayların ardından sürekli tekrarlayan biçimde yayınlanan görüntülerin medyada haber içeriği üreticilerinin empati yapmaksızın panik tuşuna basmaları şeklinde düşünülebileceğini kaydeden Doç. Dr. Esennur Sirer, “Bir trajedinin görüntülerini ‘daha fazla izlenme’ amacıyla kullanılması öğrenilmiş çaresizliktir. Haberlerin amacı, insanları bilgilendirmek, anlatmak ve kişilerin anlamlandırmasına yardımcı olmaktır, duygularını sömürmek değil.” dedi.
Üsküdar Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Esennur Sirer, medyada yer alan travmatik görüntülerin toplum üzerindeki etkilerine dikkat çekerek, bu içeriklerin sorumlu bir şekilde ele alınması gerektiğini vurguladı.
Görüntülü haber yayıncılığında deneyimli personel önemli!
Doç. Dr. Esennur Sirer, yangın, uçak kazası… gibi trajik olayların ardından sürekli tekrarlayan biçimde yayınlanan görüntülerin medyada haber içeriği üreticilerinin empati yapmaksızın panik tuşuna basmaları şeklinde düşünülebileceğini ifade ederek, “Görüntülü haber yayıncılığı içerisinde deneyimli personeli barındırması gereken bir alandır. Çünkü görüntü içerikleri konusunda medya organları, kamu yararını gözetirken etik sorumlulukları da dikkate alarak görevlerini yerine getirirler. Bu alanda çalışan profesyoneller tekrarlayan travmatik görüntülerin toplumun psikolojisi üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini göz önüne almak durumundadır. Yayınlanan görüntülerde halkın haber alma özgürlüğü engellemeyecek şekilde bir denge gözetilmelidir. Bu amaçla olay mahalini gösterecek genel görüntüler önem kazanır. Ancak detay görüntüler verilirken dikkatli olunmalıdır. Yakın plan yaralanan kişilerin görüntüleri, özellikle çocukların görüntüleri mümkünse kullanılmamalı, eğer gösteriliyorsa da blurlama denilen gizleme yöntemine başvurulması gereklidir. Mümkünse yazı, grafik ve simülasyon gibi alternatif bilgilendirme yöntemleri kullanılmalıdır. Bu denge, medyanın hem bilgilendirme görevini yerine getirmesi hem de toplumsal duyarlılığa özen göstermesi açısından kritik öneme sahiptir.” dedi.
Rahatsız edici içerikler gerekli haller dışında kullanılmamalı!
Haber yayınlarında gerçekleri yansıtma amacı ile izleyiciyi rahatsız edici görüntülerden koruma arasında dengenin gözetilmesinin medya organlarının etik ve profesyonel sorumluluğu olduğunu dile getiren Dr. Sirer, “Bu denge, haberin kamu yararını gözeterek bilgilendirme görevini yerine getirirken, izleyicilerin duygusal ve psikolojik sağlığını korumayı hedefleyen bir yaklaşımla gerçekleştirilmelidir. Rahatsız edici içeriklerin gerekli olmayan haller dışında kullanılmaması, eğer kullanılıyorsa da mümkünse izin alınarak ve gereksiz detaylardan arındırılarak gösterilmesi önemlidir. Ayrıca, rahatsız edici ve ruh sağlığını etkileyecek biçimde içeriğe sahip görüntüler yerine grafik, animasyon ve simülasyon görselleri tercih edilmelidir. Bu tür görüntüler yayıncı kuruluşların haber arşivlerinde mevcuttur ve dijital olarak anında yayına aktarılabilirler.” diye konuştu.
Travmatik içeriklerin tekrarı toplumsal huzursuzluğu artırabiliyor
Travmatik içeriklerin tekrarının, bireylerde olayın etkisinin daha büyük olduğu algısını güçlendirebileceğini ve toplumsal huzursuzluğu artırabileceğini kaydeden Doç. Dr. Esennur Sirer, “Tam tersi biçimde sürekli maruz kalma, bireylerde duygusal yorgunluğa ve olaylara karşı duyarsızlaşmaya da yol açabilir. Bu nedenle medya organlarının, toplumsal kaygıları beslemek yerine bilgilendirme görevini dengeli bir şekilde yerine getirmesi, bu tür içeriklerin yayınında ölçülü ve sorumlu davranması beklenir. Aksi durumda toplumsal korku, panik ve güvenlik kaygıları tetiklenebilir.” şeklinde konuştu.
Son zamanlarda yaşanan uçak kazaları görüntüleri
Son zamanlarda yangın ve peş peşe gelen uçak kazalarının ardından medyada sürekli yer alan düşen uçak görüntülerinin akıllara Hollywood filmlerindeki mizanseni getirdiğini de ifade eden Doç. Dr. Esennur Sirer, “Bir trajedinin görüntülerini ‘daha fazla izlenme’ amacıyla kullanılması öğrenilmiş çaresizliktir. Bu yaklaşım, olayın acısını yaşayan mağdurlara saygısızlık olmanın yanı sıra, trajediyi ticari bir malzeme haline getirmek için kendini tekrarlayan bir durumdur. Haberlerin amacı, insanları bilgilendirmek, anlatmak ve kişilerin anlamlandırmasına yardımcı olmaktır, duygularını sömürmek değil. Medya kuruluşları, bu tür olayları reyting uğruna dramatize etmek yerine, duyarlılıkla ve daha profesyonelce bir yaklaşımla ele almalı, toplumu bilgilendirirken insani değerleri geri planda bırakılmamalıdır. Bireyler acılarının sömürüldüğünü hissederse medyaya olan güvenlerini kaybeder. Bu durum toplumsal bağlamda dördüncü kuvvet olarak nitelendirilen ve çoğulcu-demokratik süreçlerin işlemesinde işlev gören medyanın gözden düşmesine neden olur.” şeklinde sözlerini tamamladı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Haberlerin amacı duyguları sömürmek değil! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>İzmir Büyükşehir Belediyesi, ESHOT ve İZSU Genel Müdürlüğü bünyesinde görev yapan 6 bin 75 memur ve sözleşmeli memur personele yönelik Sosyal Denge Tazminatı (SDT) ödemeleri için ek protokole imza attı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Ramazan Tezcan, Tüm Bel-Sen İzmir 1 No’lu Şube Başkanı Turgut Angün, TİS ve Hukuk Sekreteri Özge Akman Bayraktar ve sendika temsilcilerinin katıldığı imza töreninde konuşan Başkan Tugay, “Dayanışma içinde olmamız gereken bir dönem. Hayırlı olsun, inşallah daha güzel günlerimiz olsun. Benim için kıymetlisiniz. Ben burada patron değilim, kamu yöneticisiyim. Halkın oylarıyla gelen geçici bir yöneticiyim. Burayı yönetmekle yükümlüyüm. Mevcut şartlar içinde karar verebiliyorum ama bir taraftan da biz bir siyasi mücadele yapıyoruz” dedi. Protokol kapsamında 1 Ocak tarihinden itibaren geçerli olmak üzere net 17 bin TL olarak ödenen SDT, yüzde 18 artışla aylık 20 bin TL oldu.
“Çok daha iyisini hak ediyorsunuz”
Türkiye’nin israf, yalan, dolan düzeninden çıkması için mücadele ettiklerini sözlerine ekleyen Başkan Tugay, “İnşallah önümüzdeki genel seçimi kazanırsak her şey değişecek. Asıl önemli olan o. Günlük ya da kısa vadeli değil, bu perspektiften bakmakta fayda var. Ülkenin içinde bulunduğu bu şartlar, bizlerin maruz kaldığı şartlar şu anda ancak bunu mümkün kılıyor. Çok daha iyisini hak ettiğinize yürekten inanıyorum. Ben de bir memur çocuğuyum. Kendim de 15 yıl devlet memurluğu yaptım. Gerçekten üzülüyorum ama bunu halletmenin yolu bizim seçimi kazanmamız” diye konuştu.
“Emekçiden yana tutum aldınız”
Tüm Bel-Sen İzmir 1 No’lu Şube Başkanı Turgut Angün ise “Belediyelere bir saldırı var. Elbette biz de bu saldırılar karşısında dayanışma içinde olacağız. 20 yıldır tüm antidemokratik tutumlara karşı durduk, bundan sonra da duracağız. Herkesi memnun eden bir sözleşme bu. Hem sürdürülebilir hem de makul bir talepte bulunduk. Sizin de talebimizin karşılığında belki zorlanarak da olsa emekçiden yana tutum almanızdan dolayı teşekkür ediyoruz” diye konuştu.
Yüzde 18’lik artış
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından ESHOT ve İZSU Genel Müdürlüğü bünyesinde görev yapan memur ve sözleşmeli memur personele 2024 yılı nisan ayına kadar net 14 bin TL Sosyal Denge Tazminatı ödemesi yapıldı. 14 Ağustos 2024 tarihinde imzalanan ve 1 Ocak 2024-21 Aralık 2025 dönemini kapsayan toplu iş sözleşmesi ile net 14 bin TL olarak ödenen SDT, 17 bin TL oldu. 2025 yılında memur ve sözleşmeli memur maaşlarında yüzde 11,54 oranına artış olurken, sosyal denge tazminatında tüm ödemeler dahil yasal sınır brüt 11 bin 543, 14 TL olarak belirlendi. Yapılan ek protokol kapsamında, 1 Ocak tarihinden itibaren geçerli olmak üzere net 17 bin TL olarak ödenen SDT, yüzde 18 artışla aylık 20 bin TL oldu.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Başkan Tugay: Patron değil, kamu yöneticisiyim yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Menopozun bir hastalık olmamasına karşın bazı rahatsızlıklara yol açabildiğini hatırlatan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Dr. Cem Yalçınkaya, “Kadınlarda menopoz şikayetleri; diyet planları, egzersiz programları ve çeşitli ilaçlar gibi destek tedavilerle ortadan kaldırılabiliyor. Tüm dünyada kadınlar arasında en sık görülen meme, akciğer ve kolon kanserlerine bu süreçte daha sık rastlanıyor. Bu nedenle düzenli doktor kontrollerine menopoz döneminde de devam edilmesi erken tanı ve tedavi için çok önemli” şeklinde konuştu.
Düzenli muayene için belirtiye ihtiyaç yok
Kadınların herhangi bir belirtiyi beklemeden düzenli olarak yılda bir kez jinekolojik muayenelerini yaptırmalarının hayati olduğunun altını çizen Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Dr. Cem Yalçınkaya, “Erken evrede tespit edilmiş jinekolojik kanserlerin neredeyse hepsinde kanserden tamamen kurtulmak mümkün. Hem kadınlarda hem de erkeklerde ilerleyen yaşa bağlı olarak kanser riskinin arttığı biliniyor. Menopoz sürecinin de 48 ve 50’li yaşlarda başlaması göz önüne alındığında özellikle bu dönem ve sonrasında sık görülen kanser türlerine karşı dikkatli olmakta fayda var. Hiçbir şikâyet olmasa da gerekli taramaların yapılması erken tanı için hayat kurtarıcı” uyarısında bulundu.
Menopozda inatçı kaşıntılar kanser alarmı olabilir
Vajinal ya da rektal kanama, bölgesel inatçı kaşıntılar, geçmeyen şişkinlik, hazımsızlık, kabızlık ve ishal gibi belirtilerde zaman kaybetmeden jinekolojik muayene yaptırılması gerekir diyen Uzm. Dr. Cem Yalçınkaya, “Vajinanın dış tabakası olan vulvada görülen inatçı kaşıntıların altından nadiren de olsa kanser çıkabiliyor. Cinsel ilişki sonrası kanama ya da anormal akıntılar rahim ağzı kanserinin bir belirtisi olabilir. Şişkinlik, hazımsızlık, kilo kaybı, çabuk doyma gibi şikayetler ise, daha az görülen yumurtalık kanserine işaret edebilir. Kolon kanseri de kabızlık, ishal ve rektal kanama gibi şikayetlerle kendini gösterebilen bir kanser türü” dedi.
HPV aşısı hayat kurtarıyor
HPV pozitif kişilerin sık taramalarla yakından takip edilmesi gerektiğini dile getiren Dr. Yalçınkaya, “Bilindiği gibi HPV taşıyıcısı olmak, serviks yani rahim ağzı kanseri için başlı başına yüksek bir risk bu yüzden 30 yaşından sonra her kadının, herhangi bir şikâyeti olmasa bile 3-5 yıllık periyotlarla HPV testi yaptırması öneriliyor. Tüm dünyada 150’den fazla ülkede ulusal aşı programında yer alan HPV aşısı, ülkemizde isteğe bağlı olarak yaptırılabiliyor” diye konuştu.
Aşının, virüsün sebep olduğu rahim ağzı kanseri riskini azalttığının bilimsel olarak kanıtlandığını vurgulayan Dr. Cem Yalçınkaya, “Herhangi bir ciddi yan etkisi olmayan aşının, 9 yaşından sonra cinsel aktivite dönemine girilmeden yapılması öneriliyor ve bu sayede ömür boyu koruma sağlıyor. Cinsel aktif olanların ise 45 yaşından önce yaptırmaları tavsiye ediliyor. 15 yaşa kadar 2 doz uygulanan aşı, 15 yaşından sonra yaptıranlar için 3 doz olarak düzenleniyor. Erkekler ve kadınlar arasında doz farkı bulunmuyor. Aşının 45’ten sonra bir yaş sınırı yok ancak koruma etkisi, yaş ilerledikçe azalıyor. Bu nedenle 9 yaş itibariyle ne kadar erken yaptırılırsa o kadar faydalı” dedi.
Menopoz dönemi kanser tedavi sürecini zorlaştırabilir
Adetin kesilmesiyle oluşan bazı şikayetlerin kanser tedavisi gören kadınları zorlayabildiğini söyleyen Dr. Yalçınkaya, “Sıcak basmaları, gece terlemeleri, duygu durum değişiklikleri, vajinal kuruluk ve buna bağlı ilişkide ağrı duyma gibi bazı semptomlar, kanser tedavileriyle birleştiğinde daha şiddetli hissedilebilir. Bu şikayetleri hafifletmek için hormon ya da hormon dışı ilaçlar, yaşam tarzı değişiklikleri, akupunktur veya meditasyon gibi tedavi seçeneklerine başvurulabilir. Her bireyin durumu farklı olduğu için tedavi yöntemleri konusunda doktorların hastalarıyla konuşarak kişiye özel tedavi planı oluşturması önemli” şeklinde konuştu.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Kanser riskini menopoz değil ilerleyen yaş artırıyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>