?>
?>
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, eşlerin birlikte uyumasının uyku kalitesine etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.
Fiziksel temas huzurlu bir uyku sağlayabilir…
Uykunun, fizyolojik ve psikolojik süreçlerin etkileşim içinde olduğu, vücudun dinlenmesini ve yenilenmesini sağlayan kritik bir zaman dilimi olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Partnerler arasındaki fiziksel temas, uykuya dalma sürecini ve uykunun kalitesini çeşitli şekillerde etkileyebilir. Çiftler arasında yatakta sarılma, el ele tutuşma veya yakın temasta bulunma gibi davranışlar, uykuya geçiş sürecini olumlu veya olumsuz yönde değiştirebilir.” dedi.
Fiziksel temasın olumlu etkileri arasında, oksitosin hormonunun artışının yer aldığını ifade eden Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Oksitosin, ‘bağlanma hormonu’ olarak bilinir ve stres seviyelerini düşürerek bireyin daha rahat bir uyku deneyimi yaşamasına katkıda bulunabilir. Özellikle kaygı bozukluğu yaşayan bireylerde, eşleriyle temas halinde olmak güven hissini artırarak uykuya dalmayı kolaylaştırabilir. Ayrıca, sarılmak veya el ele tutuşmak, parasempatik sinir sistemini aktive ederek kalp ritmini yavaşlatır ve bireyin daha huzurlu bir şekilde uyumasına yardımcı olabilir.” şeklinde konuştu.
Bazıları için uykunun bölünmesine de neden olabilir!
Her çift için fiziksel temasın etkilerinin aynı olmayabileceğine de değinen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Bazı bireyler için partnerle yakın temas halinde uyumak güven verici bir etki yaratırken, bazıları için bu durum uykunun sık sık bölünmesine neden olabilir. Bu nedenle, çiftlerin kendi konfor seviyelerini keşfetmeleri ve birbirlerinin ihtiyaçlarına uyum sağlamaları önemlidir. Fiziksel temasın derecesi, çiftlerin iletişimi ile belirlenebilir ve uyku kalitesini artıracak çözümler üretilebilir. Örneğin, yatakta yakın temas kurup uyumakta zorlanan çiftler için büyük yatak tercih edilmesi veya uyku esnasında temasın belirli bir sürede sınırlandırılması faydalı olabilir.” açıklamasını yaptı.
Farklı uyku alışkanlıkları uyku kalitesini doğrudan etkileyebilir…
“Eşlerin uyku alışkanlıkları birbirinden farklı olduğunda, bu durum uyku kalitesi üzerinde belirgin bir etki yaratabilir.” diyen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, bireylerin biyolojik saatlerinin, uykuya geçiş süresinin, yatakta hareket etme sıklığının, uyurgezerlik ve diş gıcırdatma gibi faktörlerin, uyku ortamının huzurlu veya kesintili olmasına sebep olabileceğini bu farklılıkların da çiftlerin dinlenme sürecini doğrudan etkileyebileceğini aktardı.
Biyolojik ritimleri farklı olan bireyler arasında uyku uyumunu sağlamanın güç olabileceğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Bir partnerin erken yatıp erken kalkarken, diğer partnerin geç saatlere kadar uyanık kalmayı tercih etmesi bir tarafın uykuya dalmasını geciktirebilir. Ayrıca, bir eşin horlama, uyurgezerlik veya sık sık hareket etme gibi alışkanlıkları varsa, diğerinin uykusunun bölünmesine ve dinlenme kalitesinin düşmesine yol açabilir. Özellikle derin uykuya geçiş sürecinde bu tür dışsal faktörlerin etkisi, uyku kalitesini doğrudan etkileyerek bireyde yorgunluk hissine neden olabilir.” ifadelerini kullandı.
Birlikte uyumanın ilişkinin temel taşı olduğu fikri her birey için geçerli değil!
Birlikte uyumanın pek çok çift için duygusal yakınlık ve bağlılık göstergesi olarak algılandığına vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Ancak, uyku kalitesini etkileyen faktörler nedeniyle bazı çiftler ayrı yataklarda ya da ayrı odalarda uyumayı tercih edebilir. Bu durum, ilişkinin dinamiğini değiştirebilir ve bazı bireylerde duygusal mesafe hissiyatı oluşturabilir.” dedi.
Ayrı uyumanın ilişkide yarattığı etkilerin, çiftin iletişimine ve birlikte geçirdiği zamanın niteliğine bağlı olduğunu da sözlerine ekleyen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, şöyle devam etti:
“Araştırmalar, kötü uyku deneyimlerinin çiftler arasındaki tartışmaları artırabildiğini ve bireylerin daha huzursuz hissetmesine neden olabileceğini gösteriyor. Ancak, birlikte uyumanın ilişkinin temel taşı olduğu fikri her birey için geçerli değil. Uyku düzeni bozuk olan, farklı uyku alışkanlıklarına sahip çiftler için ayrı uyumak, ilişkilerini daha sağlıklı sürdürebilmeleri adına faydalı olabilir. Bu bağlamda, ayrı uyuma düzeni tercih eden çiftlerin, gün içerisinde birlikte kaliteli zaman geçirmeye özen göstermesi önemli. Sarılma, sohbet etme gibi bağlanmayı destekleyen davranışlar sayesinde, ayrı yatakta uyumak ilişkide duygusal mesafeye neden olmadan sürdürülebilir hale gelebilir.”
Birlikte rahat uyumak için alışkanlıklarınızı senkronize etmelisiniz…
Uykunun, yalnızca bireysel bir ihtiyaç değil, aynı zamanda çiftlerin ilişkisini ve genel yaşam kalitesini etkileyen temel unsurlardan biri olduğunun altını çizen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Yapılan araştırmalar, uyku düzeni ve uyku kalitesinin çiftler arasındaki duygusal bağ, iletişim ve stres yönetimi üzerinde doğrudan etkili olduğunu gösteriyor.” dedi.
Çiftlerin daha sağlıklı ve dinlendirici uyuyabilmeleri için önerilerde bulunan Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, sözlerini şöyle tamamladı:
“Mümkünse, benzer saatlerde uyuyup uyanmaya çalışın. Odanın sıcaklığı, ses seviyesi ve yatak takımlarının rahatlığı gibi unsurları birlikte belirleyerek, ikinizin de konforlu hissedeceği bir uyku alanı oluşturabilirsiniz. Fiziksel teması rutine dahil etmeye çalışın. Uyumadan önce meditasyon, nefes egzersizleri veya hafif germe hareketleri gibi birlikte yapacağınız rahatlatıcı aktiviteler, uykuya geçiş sürecini kolaylaştırabilir. Yatak odasını huzurlu bir alan olarak görmek ve olumsuz duyguları buraya taşımamak önemlidir. Eğer tekrarlayan bir şekilde uyku öncesi tartışmalar yaşıyorsanız, bu durumu fark edip gün içinde duygularınızı daha sağlıklı bir şekilde ifade etmeye çalışabilirsiniz. Uyumadan önce telefon veya televizyon yerine birlikte kitap okumak, hafif bir müzik dinlemek ya da sohbet etmek, hem uyku kalitesini artırabilir hem de ilişkinize olumlu katkılar sunabilir.”
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Eşlerin birlikte uyuması uyku kalitesini nasıl etkiliyor? yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Üsküdar Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Karaduran, menopoz sonrası kadınlarda görülebilecek ağız ve diş sağlığı sorunları hakkında bilgi verdi.
Östrojen seviyesinin düşmesi diş eti sağlığını olumsuz etkiliyor!
Menopoz sonrası kadınlarda hormonal değişikliklerle birlikte diş sağlığı üzerine etki edebilecek birçok değişikliğin meydana gelebileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Kübra Karaduran, “Menopoz sonrası özellikle östrojen seviyelerindeki azalma ağız sağlığını etkileyen önemli bir etkendir.” dedi.
Östrojen seviyesinin düşmesinin özellikle diş etlerinin sağlığını olumsuz etkilediğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Kübra Karaduran, “Diş etinde iltihap, kanama, şişlik ve hassasiyet şikayetlerinin artmasına neden olabilir. Östrojen seviyelerindeki azalma aynı zamanda tükürük üretimini azaltarak ağız kuruluğuna neden olabilir. Tükürüğün dişleri temizleyerek çürükleri engellemeye yardımcı olması gibi bir etkisi olması nedeniyle bu dönemde ağız kuruluğuna bağlı diş çürükleri daha kolay oluşabilir.” şeklinde konuştu.
Ağız hijyenine dikkat etmek menopoz sonrası dönemde çok önemli!
Menopoz sonrası dönemde diş hekimine düzenli gitmenin erken dönemde sorunların tespiti ve tedavisi açısından oldukça önemli olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Kübra Karaduran, şunları söyledi:
“Böylece diş eti hastalıkları, çürükler ve ağız kuruluğu gibi durumlar erken tespit edilebilir. Ağız kuruluğu yaşayanlar için nemlendirici ağız spreyleri veya şeker içermeyen sakızlar önerilebilir. Ayrıca, bol su içmek ağız kuruluğunu azaltabilir. Tükürük üretimini artıran ürünler veya tükürük yerine kullanılan yapay tükürük preparatları da faydalı olabilir.
Ağız hijyenine dikkat etmek bu dönemde çok önemlidir. Florürlü diş macunu kullanımı diş çürüklerinin oluşumunun önlenmesinde etkilidir. Yumuşak kıllı bir diş fırçası ve diş ipi kullanmak, plakların temizlenmesine yardımcı olur ve diş eti hastalıklarını önler. Menopoz sonrası dönemde sigara ve aşırı alkol tüketimi alışkanlıklarının sınırlanması, ağız sağlığını iyileştirebilir çünkü bu alışkanlıklar diş eti hastalıkları, ağız kuruluğu ve diş çürükleri riskini artırır.”
Menopoz sonrası artan diş eti sorunları genel sağlığı da etkileyebilir!
Menopoz sonrası kadınlarda osteoporoz riskinin de arttığının altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Kübra Karaduran, “Osteoporoz, kemik yoğunluğunun azalmasına neden olur ve bu durum, çene kemiğinin zayıflamasına yol açabilir. Zayıflayan çene kemiği, dişlerin destek yapısını bozabilir ve diş kaybına neden olabilir.” dedi.
Menopoz sonrası kadınlarda diş eti hastalıkların artabileceğini yineleyen Dr. Öğr. Üyesi Kübra Karaduran, diş eti hastalıklarının genel sağlık üzerinde de olumsuz etkileri olabileceğini söyledi ve “Diş eti hastalıkları, sadece ağız sağlığını etkilemekle kalmaz, aynı zamanda kalp hastalıkları, diyabet gibi birçok diğer hastalıkla da ilişkilendirilebilir.” diyerek sözlerini tamamladı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Menopoz ağız ve diş sağlığını da olumsuz etkiliyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Tüm dünyada olduğu gibi, Ortadoğu’da da siber güvenlik artık sadece bir teknoloji meselesi değil, adeta bölgesel güç dengelerinin ve uluslararası politikaların şekillendiği yeni bir savaş alanı.
Orta Doğu odaklı çalışmalarıyla bilinen ve bölgede etkili çalışmalar yapan siber güvenlik şirketi Report’un yayınladığı raporda Türkiye’nin siber güvenlik alanında görünenden daha fazla olumlu hamleler yaptığını ve bu konuda Orta Doğu’daki dinamikleri oldukça değiştirdiğini belirtiyor. Raporda Türkiye’nin Orta Doğu’da siber güvenlik alanında da oyun kurucu rolü üstlendiğini ve bu alanda oldukça yükselen bir ivmeye sahip olduğunu vurguluyor.
“Erdoğan diğer liderlerden çok farklı”
Report CFO’su Ken Nohara’ya göre Türkiye’nin siber güvenlik politikasının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vizyonu sayesinde çok üst düzeye geldiğini ve Erdoğan’ın uluslararası diplomasi de olduğu kadar dijital diplomaside de gerçek bir dünya lideri olduğunu belirtiyor. Nohara: “Erdoğan’ın liderliği ve ulusuna yönelik tehditleri çok öncesinden öngörme ve ciddiye alma konusundaki yeteneği diğer birçok batılı lidere göre kendisini çok ayrı bir yerde konumlandırmasına neden oluyor. Yine siber güvenlik konusunda da bunu görebiliyoruz. Bu alanda Siber Güvenlik Başkanlığı’nın kurulması Türkiye’nin dijital alandaki ağırlığını daha da artıracak önemli bir adım oldu. Kurum olarak Türkiye’nin siber güvenlik faaliyetlerini yakından takip etmeye devam edeceğiz ve Siber Güvenlik Başkanlığı’na yakın zamanda özel bir rapor sunmayı planlamaktayız.”
Ayrıca Nohara küresel güvenlik tehditlerinin arttığı bir dönemde siber savunmanın daha fazla önem kazandığını vurguluyor. Dijital egemenlik mottosuyla faaliyet gösteren Report siber güvenlik alanında yapay zeka odaklı analiz ve raporlarıyla Orta Doğu’da ön plana çıkıyor. Interpol, IFC gibi uluslararası kurumlarla da işbirliği içerisinde olan şirket uluslararası birçok uyuşturucu ve silah kaçakçılığına karşı mücadelede etkin bir rol oynadı. Report CFO’su şirketin ‘Report’ adını taşımasının nedeninin önemli bir anlam içerdiğini ve siber suçların raporlaması için oluşturulduğu ve şirketin sağduyuya da dayandığını vurguluyor.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Orta Doğu odaklı siber güvenlik şirketi: Türkiye’nin siber güvenlik girişimleri bölge dinamiklerini etkiliyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Üsküdar Üniversitesi Üsküdar Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, sigara kullanımının ağız ve diş sağlığı üzerindeki etkilerinden bahsetti.
Ağız kanseri riski sigara içenlerde 4-5 kat daha fazla…
Sigaranın genel sağlığa olan zararlı etkilerinin yanında ağız ve diş sağlığı üzerinde de zararlı etkileri bulunduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, “Sigara, içerisinde bulunan nikotin ve diğer maddeler ile ağız içerisinde toksik etkiler oluşturur. Sigara diş yüzeylerinde koyu kahverengi renklenmeler oluşmasına, dişetlerinde pigmentasyona, kötü ağız kokusuna ve ağız kanserlerine neden olabilir.” dedi.
Yapılan araştırmalara göre, sigara içen bireylerin, içmeyenlere kıyasla ağız kanseri geliştirme risklerinin 4-5 kat daha fazla olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, “Sigara, aynı zamanda damarlarda daralmaya neden olarak dişetlerindeki kanlanmayı azaltır. Buna bağlı olarak dişeti hastalıklarının ilerlemesinin hızlanmasına, dişeti tedavilerinin iyileşmesinin gecikmesine ve yara iyileşmesinin bozulmasına neden olur.” şeklinde konuştu.
2-3 hafta boyunca geçmeyen ağız içi lezyonlara dikkat!
Sigara gibi nargile ve elektronik sigaraların kullanımının da aynı problemlere neden olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, şöyle devam etti:
“Ağız kanserleri, dudak, dil, ağız tabanı, yanak, sert damak, alveolar mukoza, retromolar bölge, yumuşak damak bölgelerini kapsayan kanserleri tanımlar. Ağız içerisinde 2-3 hafta boyunca geçmeyen bir lezyonun bulunması durumunda, lezyon tedavi eden klinisyenin şüphesini uyandırmalıdır. Diş hekimleri, premalign lezyonların tespitinde, ağız kanserinin erken teşhisinde, ağız kanseri hastalarının diş tedavilerinden önceki ve sonraki süreçlerinin yönetiminde, kanseri tedavi eden uzman ile tekrarlayan veya birincil tümörlerin gözetiminde, protez uzmanıyla birlikte eksik dişlerin rehabilitasyonunda ağız kanserini yönetmek için kritik bir rol oynar.”
Sigara, tedavilerin başarısını olumsuz etkileyebiliyor!
Sigara kullanımının implant başarısını olumsuz yönde etkileyen risk faktörlerinden biri olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, “Sigara, kan damarlarının daralmasına bağlı olarak kanlanmayı ve dokulara kan damarları ile gelen besin ve oksijen miktarını azaltır. İmplantın kemikle olan entegrasyon sürecinin uzamasına veya bozulmasına neden olur. Aynı zamanda ağız içerisindeki bakteriyel yükün artmasına ve enfeksiyon oluşma riskinde artışa sebep olur. Hastanın sigara içtiği süre ve günde tükettiği sigara miktarı iyileşme kapasitesini etkiler. Bu nedenle implant cerrahisi planlanan hastalarda günlük tüketilen sigara miktarının azaltılması veya tamamen bırakılması tavsiye edilir.” uyarısında bulundu.
Sigaranın ağız içerisindeki restoratif materyaller üzerinde de olumsuz etkileri bulunduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, “Sigara, dişeti problemlerine neden olarak restorasyon ve diş marjinleri arasındaki uyumun bozulmasına, restorasyonlar üzerinde koyu kahverengi renklenmeler oluşmasına neden olabilir. Bununla birlikte yapılan çalışmalar sigara içen bireylerde kompozit dolguların diş yüzeyleri ile olan bağlantısının daha zayıf olduğunu da göstermiştir.” açıklamasını yaptı.
Ağız kokusunu azaltmanın en iyi yolu sigarayı bırakmak…
Sigaranın, ağız kuruluğuna, diş eti hastalığına ve diş çürüklerine yol açtığını ve tüm bu durumların da ağız kokusuna neden olan bakteri üremesine katkıda bulunduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, “Sigaradan kaynaklanan kötü ağız kokusunu önlemek için hastaya çeşitli tavsiyeler verilebilir. Günlük ağız hijyeninin sağlanması, günde iki defa düzenli bir diş fırçalama ve günde bir defa diş ipi kullanımı kötü ağız kokusunu gidermenin en etkili yollarından biridir. Aynı zamanda fırçalama ve diş ipi kullanımı sonrasında alkolsüz ağız gargaralarının kullanımı da ağız kokusunun giderilmesinde yardımcı olur. Aynı zamanda dil temizleyiciler kullanarak dil temizliği yapılması da ağız kokusunu büyük oranda azaltır. Sigara içmek ağız kuruluğuna neden olduğu için bol su tüketilmesi ve şekersiz sakız çiğnenmesi de ağız kokusunun giderilmesine yardımcı olur. Sigaradan kaynaklanan kötü kokuyu azaltmanın en iyi yolu tabi ki sigarayı bırakmak veya azaltmaktır.” şeklinde konuştu.
Sigarayı bırakmak, diş sağlığının zamanla geri kazanılmasını sağlayabilir…
Sigaranın neden olduğu pek çok sağlık riskini en aza indirgemek için en iyi yolun sigarayı bırakmak olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, “Sigara içilen süreye bağlı olarak ağız içerisinde kümülatif etkileri söz konusu olduğundan sigara bırakıldığında dokulardaki kanlanma hemen normale dönmez. Fakat zaman içerisinde dokulardaki kanlanma ve beslenme artarak sigaranın ağız içerisindeki ve diş tedavileri üzerindeki olumsuz etkilerini azaltır.” dedi.
Bu süreçte bireyin diş sağlığını tekrar kazanması için detaylı bir ağız içi muayene yapılarak ağız içerisindeki problemlerin teşhis edilmesi gerektiğini de hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Sedanur Yavuz, “Diş eti tedavileri, restoratif ve protetik tedavileri yapılabilir. Aynı zamanda sigara implant başarısını da olumsuz yönde etkilediğinden, implant cerrahisi sigaranın bırakıldığı dönemde rahatlıkla yapılabilir.” diyerek sözlerini tamamladı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Sigara, ağız ve diş sağlığını birçok açıdan etkiliyor! İmplant tedavisinin başarısı, sigara kullanımına bağlı… yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Yaşlılığa bağlı kireçlenmelerde vücuttaki tüm eklemler bu durumdan etkilense de kireçlenme en sık diz, kalça, omurga ve omuz eklemlerinde bozulmalara neden oluyor. Hafif ve orta evrelerdeki vakalarda kilo vermenin ve aktivite azaltmanın kireçlenme için önemli tedavi yöntemlerinden olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Mehmet Taner Özdemir, “Kesinliği henüz kanıtlı olmasa da ailesinde kireçlenme öyküsü bulunanların bu hastalığa daha yatkın olduğu düşünülüyor. Bu nedenle risk altındaki kişilerin ideal kilolarını korumaları ve zorlayıcı faaliyetlerden kaçınarak yaşlarına uygun fiziksel aktiviteleri hayatlarına dahil etmeleri tavsiye ediliyor” diye konuştu.
Ekleme binen yük azaltılmalı
Kireçlenmenin seviyesine, hastada oluşturduğu şikayetlere ve hasta öyküsüne göre tedavinin sıralı bir şekilde planlanması gerektiğini vurgulayan Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Mehmet Taner Özdemir, “Hafif ve orta evrelerdeki kireçlenmelerde ameliyat dışı tedaviler ön planda iken, eklem bozukluğunun ilerlediği ve hastada belirgin fonksiyonel kısıtlılığın olduğu ağır evrelerde cerrahi tedaviler ön plana çıkıyor. Ameliyat dışı tedavilerde ekleme binen yükü azaltmak birincil öncelik. Bu nedenle fazla kilonun verilmesi ve zorlayıcı fiziksel aktivitenin azaltılması çok önemli. Bunun yanı sıra ağrıyı azaltmak için ağrı kesici ve antienflamatuvar ilaçlardan da faydalanılabilir. Fizik tedavi ise hem ameliyat dışı hem de ameliyat ile ilgili tedavilerde çok önemli bir role sahip. Kas gücünün artırılması ve eklem hareketinin korunması fizik tedavi yardımı ile sağlanabilir” dedi.
Biyorejeneratif tedaviler popülerleşti
Kireçlenme oluşumunun yavaşlatılması ve eklemlerde iyileşme kapasitesinin hızlandırılması için son zamanlarda biyorejeneratif tedavilerin popülerleştiğini dile getiren Op. Dr. Mehmet Taner Özdemir, “Bu tedavi yöntemleri genellikle eklem içine uygulanan çeşitli enjeksiyonlardan oluşuyor. Son dönemde gündeme gelen tedaviler; hiyalüronik asit enjeksiyonu yani eklem içi kayganlığı artıran jel tedavisi, plazma enjeksiyonu yani hastanın kendi kan plazmasının problemli ekleme enjekte edilmesi ve kök hücre enjeksiyonu yani hastanın yağ dokusu veya kemik iliğindeki kök hücrelerin toplanarak enjeksiyon ile eklemin içine verilmesi olarak üç başlık altında incelenebilir” şeklinde konuştu.
Cerrahi sonrası 6 haftada iyileşme mümkün
Ameliyat dışı tedavilerin işe yaramadığı ve hastalığın ilerlediği durumlarda kireçlenen eklemde protez ile yüzey değiştirilmesi ameliyatlarının yapılabildiğini belirten Op. Dr. Mehmet Taner Özdemir, “Diz, kalça ve omuz protezleri uygulamaları ortopedide standart tedavi yöntemleridir. Hasta, ameliyat sonrası bir iki gün içinde ayağa kaldırılarak yürüteç ile yürütülür arkasından özel rehabilitasyon programına başlatılır. Hastanın cerrahi sonrası egzersiz programını harfiyen uygulaması, fizik tedavi ile eklem hareketinin sağlanması ve genel takiplerinin yapılması ortalama 6 haftalık bir süreci kapsar. Bu süre sonunda hasta sosyal hayata ve ameliyattan önceki fonksiyonel kapasitesine kavuşabilir” ifadelerini kullandı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Kireçlenme gençleri de etkiliyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Danışmanlık ve Destek Almak Önemli
Tüm olumsuz ebeveyn tutumlarının çocukluktan erişkinliğe kadar kimlik ve kişilik gelişiminde, gelişebilecek ruhsal ve bedensel sorunlarda katkısı olabileceğinden bireylerin erken farkındalıkları, değişime açık olmaları ve gereğinde bu alanda danışmanlık ve destek almaları daha sağlıklı nesiller için önem arz etmektedir.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Toksik Ebeveynlik Çocukları Olumsuz Etkiliyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
İnsan bağırsak mikrobiyotası, gıdaların sindirimi, bağışıklık sisteminin desteklenmesi, bazı vitaminlerin sentezlenmesi ve biyolojik modifikasyonu, sağlıklı bağırsak fonksiyonları, iltihabi değişikliklerin önlenmesi, ideal vücut ağırlığının korunması, beyin işlevleri, bazı kalp damar hastalıkları ve ruh sağlığı gibi çok farklı vücut fonksiyonlarının yerine getirilmesinde önemli roller üstleniyor.
Mikrobiyom kişiye özel
Mikrobiyotayı oluşturan mikroorganizmaların genomlarının toplamını ifade eden mikrobiyomun aynı zamanda, zararlı patojenlerle mücadele ederek vücut sağlığını korumaya yardımcı olduğunu paylaşan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Melih Özel “Mikrobiyom kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Bu farklılıklar genetik özellikler, doğum şekli, kişinin immün yanıt kapasitesi, diyet, antibiyotikler dahil pek çok ilaç, enfeksiyonlar ve çevresel mikrop maruziyetleri gibi faktörlerden etkileniyor. Ayrıca yaş ve cinsiyet de mikrobiyomu etkiliyor” diye konuştu.
Bağırsak sağlığı obezite ile doğrudan ilişkili
Son zamanlardaki çalışmaların bağırsak mikrobiyotasındaki farklılıkların ve bileşimindeki değişimin, obezite ile ve obezite ilişkili hastalıkların ortaya çıkışında da önemli olduğunun düşünüldüğünü vurgulayan Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Melih Özel “Obez kişilerin bağırsağında bazı bakteri türlerinin azalması, belli bazı bakteri türlerinin artması ve bakteriyel çeşitliliğin azalması gibi değişiklikler gözlemlenebiliyor. Kilo verilmesi ile bu değişikliklerin geriye döndüğü de görülüyor” açıklamasında bulundu.
Antibiyotik kullanımı mikrobiyota dengesini bozabilir
Antibiyotiklerin zararlı bakterileri öldürmesinin yanı sıra yararlı bakterileri de yok edebildiğini, bunun da mikrobiyota dengesinin bozulmasına yol açabildiğini hatırlatan Prof. Dr. Melih Özel “Bu durum, antibiyotik sonrası ishallere, mantar enfeksiyonlarına ve uzun vadede antibiyotik direncine neden olabilir. Mikrobiyomun toparlanması ve eski dengesine dönmesi aylar, hatta yıllar sürebilir. Bu nedenle de antibiyotikler sadece doktor önerisi ile ve doğru dozda kullanılmalı. Soğuk algınlığı veya grip gibi viral enfeksiyonlarda antibiyotikler işe yaramaz. Bu nedenle gereksiz yere kullanılmamalı” diye konuştu.
Mikrobiyota mental sağlığı etkiliyor
Mikrobiyotanın mental sağlık üzerinde de etkili olduğunun düşünüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Melih Özel, “İnsan vücudunda bağırsak-beyin ekseni olarak bilinen bir bağlantı var. Hem bu eksenin işlevlerinin düzgün olmasının hem de bağırsaklardaki bakterilerin varlığı ve çeşitliliğinin insanın ruh halini etkileyebileceği düşünülüyor. Şu an için sağlıklı bir diyet, düzenli fiziksel aktivite ve stres yönetimi teknikleri, mikrobiyom sağlığını korumanın ve dolaylı olarak mental sağlığı desteklemenin en etkili yolları olarak kabul edilebilir” dedi.
Mikrobiyota değişimleri bağırsak fonksiyon bozukluklarına neden olabilir
Disbiyozisin yani mikrobiyom dengesizliklerinin bağırsaklarda fonksiyonel bozukluklara neden olabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Melih Özel, “Mikrobiyomun sağlığı, bağırsak hareketlerini ve mukozal bariyer fonksiyonunu etkileyerek bu tür durumların ortaya çıkmasında rol oynar. Disbiyozis, bağırsak hareketlerini düzenleyen mekanizmaları etkileyerek yararlı bakterilerin azalmasına ve zararlı bakterilerin artmasına, böylelikle bağırsak hareketlerinin düzensizleşmesine neden olabilir. Bu durum, bağırsaklarda işlev bozukluklarına yol açabilir” şeklinde konuştu.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Bağırsak sağlığı psikolojiyi etkiliyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Avrupa Bölgesi’nde en az 64 milyon yetişkin ve yaklaşık 300.000 çocuk ve ergenin diyabetle yaşadığı tahmin ediliyor. Diyabetle yaşayan her 3 kişiden 1’i tanı konmamış durumda hayatına devam ediyor.
Dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen diyabet hastalığının, yalnızca kan şekerinin düzenlenmesiyle ilgili bir sorun olmadığını belirten Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Fevzi Akkan, “Diyabet, göz sağlığını tehdit eden birçok komplikasyona yol açabilir. Gözler üzerindeki bu etkileri bilmek ve önlem almak, görme kaybını önlemenin anahtarıdır. Gençlerde ergenlik çağından itibaren ve 30 yaşın sonrasında diyabet teşhisi konulan hastaların mutlaka göz muayeneleri yapılmalı. Diyabetik retinopatinin meydana gelmesinde rol oynayan risk faktörlerinin başında, şeker hastalığının süresi geliyor. Diyabet tanısının sonrasındaki ilk 10 yıllık süreçte retinopati görülme sıklığı oldukça yüksek. Diğer faktörler arasında gebelik, hipertansiyon, kan yağlarının yüksekliği ve böbrek hastalıkları bulunuyor. Hastalığın önlenmesi konusunda kan şekeri kontrollerinin yapılması ve kan şekerinin düzenli bir seyri olduğundan emin olmak oldukça önemlidir” dedi.
Kalıcı göz kaybına sebep olabilir!
Diyabetin kalıcı göz kaybına sebep olabileceğini belirten Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Fevzi Akkan, etkilerini şöyle sıraladı; “Diyabetin en yaygın göz komplikasyonlarından biri olan diyabetik retinopati, retinada yer alan kan damarlarının zarar görmesiyle ortaya çıkar. Bu hasar kan sızması, sıvı birikmesi ve yeni anormal damarların oluşmasına yol açabilir. Erken dönemde belirti vermese de, ilerledikçe bulanık görme, görme alanında lekeler ve hatta kalıcı görme kaybına neden olabilir.
Maküla, merkezi görmeden sorumlu olan retinanın bir parçasıdır. Diyabetik maküla ödemi, makülanın şişmesi ve sıvı birikmesi ile karakterizedir. Bu durum, özellikle okuma ve yakın mesafe işlerinde görme yetisini olumsuz etkiler.
Diyabetik bireylerde katarakt gelişme riski daha yüksektir. Katarakt, göz merceğinin bulanıklaşması ile yakın ve uzak görme bozulur. Erken yaşlarda katarakt gelişimi, diyabet hastalarında yaygın olarak görülür.
Diyabet, gözdeki basıncın artmasına ve glokom adı verilen bir hastalığa yol açabilir. Glokom, göz sinirine zarar vererek kalıcı görme kaybına neden olabilir. Diyabet hastalarında glokom riski, genel popülasyona göre daha yüksektir.”
Göz sağlığınızı korumak için ipuçları
14 Kasım Dünya Diyabet Günü’nde, tüm diyabetli bireyleri göz sağlığına özen göstermeye ve gerekli önlemleri almaya davet eden Dünyagöz Etier Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Fevzi Akkan, “Kan şekerinin düzenli olarak kontrol edilmesi, diyabetin göz üzerindeki etkilerini minimize etmek için önemlidir. Hemoglobin A1c seviyesini takip ederek uzun vadeli kan şekeri kontrolü sağlanabilir. Diyabetik bireyler, yılda en az bir kez detaylı göz muayenesine gitmelidir. Erken teşhis edilen göz komplikasyonları, tedavi edilebilir ve ciddi görme kaybı önlenebilir. Diyabetin göz komplikasyonları üzerinde olumsuz etkisi olan yüksek kan basıncı ve kolesterol seviyeleri, düzenli olarak kontrol edilmelidir. Düzenli egzersiz yapmak, dengeli beslenmek ve tütün kullanımını bırakmak, göz sağlığını koruma açısından hayati önem taşır.
Diyabet, göz sağlığını ciddi şekilde tehdit eden bir hastalıktır. Ancak, erken tanı ve düzenli takip ile bu komplikasyonların önüne geçmek mümkündür. Unutmayın, erken teşhis hayat kurtarır; göz sağlığınızı ihmal etmeyin” diyerek göz sağlığını korumak için ipuçları paylaştı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Diyabet Göz Sağlığını da Etkiliyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Avrupa Bölgesi’nde en az 64 milyon yetişkin ve yaklaşık 300.000 çocuk ve ergenin diyabetle yaşadığı tahmin ediliyor. Diyabetle yaşayan her 3 kişiden 1’i tanı konmamış durumda hayatına devam ediyor.
Dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen diyabet hastalığının, yalnızca kan şekerinin düzenlenmesiyle ilgili bir sorun olmadığını belirten Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Fevzi Akkan, “Diyabet, göz sağlığını tehdit eden birçok komplikasyona yol açabilir. Gözler üzerindeki bu etkileri bilmek ve önlem almak, görme kaybını önlemenin anahtarıdır. Gençlerde ergenlik çağından itibaren ve 30 yaşın sonrasında diyabet teşhisi konulan hastaların mutlaka göz muayeneleri yapılmalı. Diyabetik retinopatinin meydana gelmesinde rol oynayan risk faktörlerinin başında, şeker hastalığının süresi geliyor. Diyabet tanısının sonrasındaki ilk 10 yıllık süreçte retinopati görülme sıklığı oldukça yüksek. Diğer faktörler arasında gebelik, hipertansiyon, kan yağlarının yüksekliği ve böbrek hastalıkları bulunuyor. Hastalığın önlenmesi konusunda kan şekeri kontrollerinin yapılması ve kan şekerinin düzenli bir seyri olduğundan emin olmak oldukça önemlidir” dedi.
Kalıcı göz kaybına sebep olabilir!
Diyabetin kalıcı göz kaybına sebep olabileceğini belirten Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Fevzi Akkan, etkilerini şöyle sıraladı; “Diyabetin en yaygın göz komplikasyonlarından biri olan diyabetik retinopati, retinada yer alan kan damarlarının zarar görmesiyle ortaya çıkar. Bu hasar kan sızması, sıvı birikmesi ve yeni anormal damarların oluşmasına yol açabilir. Erken dönemde belirti vermese de, ilerledikçe bulanık görme, görme alanında lekeler ve hatta kalıcı görme kaybına neden olabilir.
Maküla, merkezi görmeden sorumlu olan retinanın bir parçasıdır. Diyabetik maküla ödemi, makülanın şişmesi ve sıvı birikmesi ile karakterizedir. Bu durum, özellikle okuma ve yakın mesafe işlerinde görme yetisini olumsuz etkiler.
Diyabetik bireylerde katarakt gelişme riski daha yüksektir. Katarakt, göz merceğinin bulanıklaşması ile yakın ve uzak görme bozulur. Erken yaşlarda katarakt gelişimi, diyabet hastalarında yaygın olarak görülür.
Diyabet, gözdeki basıncın artmasına ve glokom adı verilen bir hastalığa yol açabilir. Glokom, göz sinirine zarar vererek kalıcı görme kaybına neden olabilir. Diyabet hastalarında glokom riski, genel popülasyona göre daha yüksektir.”
Göz sağlığınızı korumak için ipuçları
14 Kasım Dünya Diyabet Günü’nde, tüm diyabetli bireyleri göz sağlığına özen göstermeye ve gerekli önlemleri almaya davet eden Dünyagöz Etier Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Fevzi Akkan, “Kan şekerinin düzenli olarak kontrol edilmesi, diyabetin göz üzerindeki etkilerini minimize etmek için önemlidir. Hemoglobin A1c seviyesini takip ederek uzun vadeli kan şekeri kontrolü sağlanabilir. Diyabetik bireyler, yılda en az bir kez detaylı göz muayenesine gitmelidir. Erken teşhis edilen göz komplikasyonları, tedavi edilebilir ve ciddi görme kaybı önlenebilir. Diyabetin göz komplikasyonları üzerinde olumsuz etkisi olan yüksek kan basıncı ve kolesterol seviyeleri, düzenli olarak kontrol edilmelidir. Düzenli egzersiz yapmak, dengeli beslenmek ve tütün kullanımını bırakmak, göz sağlığını koruma açısından hayati önem taşır.
Diyabet, göz sağlığını ciddi şekilde tehdit eden bir hastalıktır. Ancak, erken tanı ve düzenli takip ile bu komplikasyonların önüne geçmek mümkündür. Unutmayın, erken teşhis hayat kurtarır; göz sağlığınızı ihmal etmeyin” diyerek göz sağlığını korumak için ipuçları paylaştı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Diyabet Göz Sağlığını da Etkiliyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Diyabet hastalarının % 30-40’ı diyabetik retinopati riski taşıyor
Diyabet, en sık diyabetik retinopati olarak tanımlanan gözün retina (ağ) tabakasına hasar veren bir rahatsızlıktır. Diyabetli hastalarının en az %30-40’ı bu riskle karşı karşıyadır. Kan şekerindeki yükseklik vücudumuzdaki tüm hücreleri etkileyebilir Diyabetik retinopati riskini kontrolsüz kan şekeri, uzun süre diyabet hastası olmak, hipertansiyon, kalp damar hastalığı ve sigara kullanımı da artırmaktadır.
Yanlış beslenme diyabetik retinopati riskinizi artırabilir
Diyabet hastalığı görülme sıklığı ve bunun sonucu olarak da diyabetik retinopati gelişme sıklığı tüm dünya ile birlikte ülkemizde de her yıl artmaktadır. Hastalığın hızla artmasının en önemli iki nedeni ise kişilerin yanlış beslenme ve hareketsiz yaşam alışkanlıklarıdır. Diyabet hastalığına bağlı komplikasyonların önlenmesi için endokrinoloji veya dahiliye hekimince kan şekerinin kontrol altında tutulması, eşlik eden kalp damar hastalıklarının tedavisi mutlaka yapılmalıdır. Diyabet teşhisi konulan hastaların gözlerinde herhangi bir şikayeti olmasa dahi mutlaka düzenli olarak göz kontrollerini yaptırması gerekir. Hastalık ilerleyici olduğu için düzenli göz takiplerinde retinayı bozacak bulgular gelişir gelişmez uygun tedaviye başlanması gerekmektedir. Böylelikle hasar en az seviyeye düşürülebilir, hastanın görme problemleri kontrol altına alınabilir.
Belirti vermeden ilerleyen diyabetik retinopati aniden görme kaybına neden olabiliyor
Diyabet hastalarının uzun dönemde maruz kaldıkları yüksek ve kontrolsüz kan şekeri, gözün retina ağ tabakasındaki kılcal damarların duvarını bozmaktadır. Bozulan kan damarında sıvı, protein ve yağ kaçağı meydana gelmektedir. Bu kaçağın görme merkezi olan makulada (sarı noktada) birikmesi makula ödemine neden olmaktadır. İlerleyen evrelerde damar yapısı bozulduğu için retina yeterince beslenememekte ve buna bağlı olarak da retinada iskemik sahalar gelişmektedir. Bu alanlarda anormal damar yumak oluşumu görülebilmektedir. Bu yumaklar retinada ileri derecede hasarın devam etmesine sebep olmaktadır. Yüksek kan şekerinin ayrıca direkt olarak retina hücrelerine hasarı da bulunmaktadır. Diyabetik retinopati, ilk başladığı dönemde belirti göstermeden ilerlemektedir. Bu nedenle diyabet tanısı hastalığı almış hastaların düzenli göz muayeneleri çok önemlidir. Çünkü erken teşhis ile hasar en aza indirilebilmektedir. İlerleyen dönemlerde hastaların bir kısmında görmede azalma, bulanık veya yamuk görme gelişebilmekte hatta bazen görme aniden tamamen kaybedilebilmektedir.
Hastaya özel planlanan tedavilerle görme kayıpları engellenebiliyor
Göz hekimi tarafından teşhis edilen diyabetik retinopatinin tedavisi hastalığın bulgu ve evrelerinebağlı olarak retina lazeri, göz içi enjeksiyon ve vitrektomi cerrahisi olarak planlanmaktadır.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Diyabet En Sık Gözü Etkiliyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>