?>
?>
| Cep harçlığına son: Çocuklar dijital ekonomide nasıl para kazanıyor?
Günümüz çocukları genellikle “dijital yerliler” olarak tanımlanıyor. Alfa Kuşağı (2010 ve sonrası doğumlular) internet destekli teknolojiyle iç içe büyüdü. Bu nedenle dijital çağın sağladığı tüm avantajları aktif olarak kullanmaları şaşırtıcı değil. Yaklaşık üç yaşından itibaren çoğu düzenli olarak çevrimiçi oyunlar oynuyor ve videolar izliyor. Sekiz yaşın altındaki pek çok çocuk, kendi başına online alışveriş yapmayı zaten biliyor. Pek çok çocuk 10 yaşına geldiğinde programlama ve yapay zeka araçlarının temellerini öğrenmiş oluyor. Peki dijital faaliyetlerinden para kazanmaya ne zaman ve nasıl başlayacaklar?
Son yıllarda artan eğilim, giderek daha fazla sayıda çocuk için internetin para harçlık harcamak ve eğlenmek için bir yer olmadığını gösteriyor: Kendini ifade etme ve yaratıcı bir şekilde para kazanma platformu. Örneğin ABD ve Avrupa’daki gençlerin %70’inden fazlası kendi kazançlarına sahip olmanın önemli olduğunu söylüyor ve gençlerin %42’si halihazırda internetten para kazanıyor.
Peki dünyanın dört bir yanındaki Alfa Kuşağı çocukları ilk dijital kazançlarını nasıl elde ediyor ve hangi olası siber tehditlerle karşı karşıya?
Blog yazma
Çok sayıda abonesi olan ve büyük markalarla sözleşmeler imzalayan “Kidfluenсer” mevcut blogosferin ayırt edici özellikleri arasında yer alıyor. Özgün içerikleri, son trendlerden faydalanma becerileri, parlak görselleri ve gerçek hayat hikayeleri sayesinde çocuk blogları hızla popülerlik kazanıyor.
En iyi 5 küresel çocuk influencer’ın YouTube, Instagram ve TikTok hesaplarındaki abone sayısı bazı durumlarda yüz milyonlarca kullanıcıya ulaşıyor. Ortalama yıllık gelirleri birkaç milyon doları aşıyor (en iyi influencer’ların kazançları 10 ila 30 milyon dolar arasında değişiyor) ve çoğu henüz ergen bile değil.
Bir çocuğun blogundan para kazanmasının en yaygın yolu reklam sözleşmeleri. Son yıllarda birçok çocuk odaklı markanın tanıtım stratejileri, öncelikle genç blog yazarlarıyla işbirliği üzerine kurulu. Hem Mattel, Hasbro veya Lego gibi dünyaca ünlü şirketler, hem de daha küçük yerel markalar çocuk bloglarına ilgi gösteriyor. Nispeten küçük bir kitleye sahip influencer’lar bile bazı reklam verenlerin ilgisini çekebiliyor.
Ancak blog yazan çocuklar aynı zamanda potansiyel siber risklere maruz kalabilir. Bunlar, sözde marka temsilcileri adına saldırganlar tarafından gönderilen işbirliği teklifleri gibi gizlenmiş oltalama mektupları olabilir. Bu tür e-postalara/mesajlara eklenen bir bağlantıyı takip etmek veya bir belgeyi açmak, çocuğun cihazına kötü amaçlı yazılım indirilmesine, kişisel veri veya para kaybına ve hesap hırsızlığına neden olabilir. Saldırganlar, kullanıcıları yanıltmak için gerçek markalara çok benzeyen sahte marka sayfaları oluştururlar. Genç blog yazarları ve genellikle onların yöneticisi gibi davranan ebeveynler, bilinmeyen gönderenlerden mesaj alırken çok dikkatli olmalı, kaynağı ve bağlantıları doğrulamalı ve kötü amaçlı bağlantılara tıklamayı önleyen güvenilir bir siber güvenlik çözümü kullanmalıdır.
Çevrimiçi oyunlar
Çocuklar ve oyun söz konusu olduğunda tartışmalar genellikle çocukların çevrimiçi oyun oynarken ne kadar para ve zaman harcadıkları üzerine yoğunlaşıyor. Ancak birçok genç oyuncu en sevdikleri aktiviteden faydalanmanın bir yolunu buldu: Kodlama, inceleme-yazma, oyun deneyimi ve "skin gambling" çocukların oyunlardan nasıl para kazanabileceğine dair örneklerden sadece birkaçı. Hatta küçük bir avuç çocuk profesyonel siber spor yarışmacıları haline gelerek bölgesel ve uluslararası turnuvalara katılabiliyor ve büyük para ödülleri kazanabiliyor. Örneğin, Uluslararası Dota 2 şampiyonasının tarihteki en genç kazananı, zaferi kürsüsüne çıktığında sadece 16 yaşındaydı. Küçük oyuncular yavaş yavaş çevrimiçi oyun alanını ele geçiriyor, Roblox veya Minecraft gibi dünyaca ünlü bazı oyunlarda sayıları kullanıcıların %40'ını aşıyor. Aynı zamanda bu tür popüler oyunlar genellikle saldırganların ve dolandırıcıların hedefi haline geliyor. Örneğin Kaspersky, çevrimiçi oyunlarda siber suçlular tarafından hedef alınan genç oyuncuların sayısının 2024'ün ilk yarısında 2023'e kıyasla %30 arttığını belirtiyor. Çocuklar oyun becerilerini hızla geliştirip bunlardan para kazanırken, bu tür dijital gelirleri korumak için proaktif adımlar atma ihtiyacı da giderek artıyor. Çevrimiçi oyunlarda güvende kalmak için uygulanabilir bazı tavsiyeler arasında güçlü ve güvenli şifreler oluşturmak ve güvenilir olmayan kaynaklardan indirmelerden kaçınmak yer alıyor. Finansal ve kişisel verilerin korunması, çevrimiçi kazançları korumak için temel kurallardan. Kripto para ve çevrimiçi satışlar
Kripto para ticareti ve çevrimiçi ürün satışı, gençleri korumak için uygulanan kısıtlamalara rağmen çocuklar arasında popülerlik kazanıyor.
Kripto para ticareti, fiyat dalgalanmalarında bir kar marjı elde etmek için sanal para birimi satın alma ve satma sürecine karşılık geliyor. Kripto para birimleri üzerindeki yasal kısıtlamalar ülkeden ülkeye değişiyor. Kripto para ticaretine resmi olarak izin verilen çoğu ülkede, reşit olmayanların kripto işlemleri yapmasına yönelik resmi bir yasak yok. Bununla birlikte, Binance veya Coinbase gibi büyük ticaret platformları, kullanıcıların bir hesap oluşturmak için en az 18 yaşında olmalarını gerektiriyor. Bununla birlikte, ebeveynler tarafından kurulan ve yönetilen emanet hesapları veya özel “Çocuklar İçin Kripto” platformları gibi çeşitli geçici çözüm seçenekleri var. Bu durumlarda ana koşul, tüm işlemlerin ebeveynler veya vasiler tarafından onaylanması ve denetlenmesidir.
Online ürün satışı için de kurallar neredeyse aynı. Çocuklar Ebay ve Amazon gibi platformları oyuncak, kitap, kıyafet ve hatta el yapımı ürünler satmak için özgürce kullanabilirler. Bu noktada hesapların bloke olmaısndan kaçınmak için hesaplarının ebeveynleri tarafından veya resmi izinleriyle oluşturulması gerekir.
Çevrimiçi işlem faaliyetlerinin genellikle bir ödeme kartı veya çevrimiçi cüzdanla bağlantılı olması gerekir. Bu da dolandırıcıların dikkatini çeker. Kaspersky siber güvenlik analizi, bir kullanıcının bankacılık verilerini çalmayı veya bir hesap ya da kripto cüzdanı ele geçirmeyi amaçlayan sahte bağlantıların/web sitelerinin popüler kripto dolandırıcılığı olduğunu gösteriyor. Çocukların yanı sıra ebeveynleri de kişisel verilerini, PIN kodlarını veya şifrelerini girdikleri çevrimiçi kaynaklar konusunda çok seçici olmalı ve çevrimiçi olarak yapılan özel teklifleri her zaman iki kez kontrol etmelidir. Para kaybı riskini azaltmak için, kötü niyetli ödeme bağlantılarını tespit eden ve kredi kartı bilgilerinin ele geçirilmesini önleyen çevrimiçi ödeme koruma çözümlerini değerlendirmek çok önemlidir.
Genel olarak çocukların internetteki finansal bağımsızlıklarında gözle görülür bir artış eğilimi var. Dijital teknoloji bir yandan “çocukların kazancını” yaygın bir uygulama haline getirirken, diğer yandan da Alfa Kuşağı’nın çevrimiçi alışkanlıklarını büyük ölçüde şekillendiriyor. Öte yandan dijital dünya, çocukların dijital deneyimlerini daha da olumlu ve güvenli hale getirmek için tüm potansiyel siber risklere karşı gerçek bir yetişkin tutumuna sahip olmalarını gerektiriyor.
|
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Cep harçlığına son: Çocuklar dijital ekonomide nasıl para kazanıyor? yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, eşlerin birlikte uyumasının uyku kalitesine etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.
Fiziksel temas huzurlu bir uyku sağlayabilir…
Uykunun, fizyolojik ve psikolojik süreçlerin etkileşim içinde olduğu, vücudun dinlenmesini ve yenilenmesini sağlayan kritik bir zaman dilimi olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Partnerler arasındaki fiziksel temas, uykuya dalma sürecini ve uykunun kalitesini çeşitli şekillerde etkileyebilir. Çiftler arasında yatakta sarılma, el ele tutuşma veya yakın temasta bulunma gibi davranışlar, uykuya geçiş sürecini olumlu veya olumsuz yönde değiştirebilir.” dedi.
Fiziksel temasın olumlu etkileri arasında, oksitosin hormonunun artışının yer aldığını ifade eden Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Oksitosin, ‘bağlanma hormonu’ olarak bilinir ve stres seviyelerini düşürerek bireyin daha rahat bir uyku deneyimi yaşamasına katkıda bulunabilir. Özellikle kaygı bozukluğu yaşayan bireylerde, eşleriyle temas halinde olmak güven hissini artırarak uykuya dalmayı kolaylaştırabilir. Ayrıca, sarılmak veya el ele tutuşmak, parasempatik sinir sistemini aktive ederek kalp ritmini yavaşlatır ve bireyin daha huzurlu bir şekilde uyumasına yardımcı olabilir.” şeklinde konuştu.
Bazıları için uykunun bölünmesine de neden olabilir!
Her çift için fiziksel temasın etkilerinin aynı olmayabileceğine de değinen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Bazı bireyler için partnerle yakın temas halinde uyumak güven verici bir etki yaratırken, bazıları için bu durum uykunun sık sık bölünmesine neden olabilir. Bu nedenle, çiftlerin kendi konfor seviyelerini keşfetmeleri ve birbirlerinin ihtiyaçlarına uyum sağlamaları önemlidir. Fiziksel temasın derecesi, çiftlerin iletişimi ile belirlenebilir ve uyku kalitesini artıracak çözümler üretilebilir. Örneğin, yatakta yakın temas kurup uyumakta zorlanan çiftler için büyük yatak tercih edilmesi veya uyku esnasında temasın belirli bir sürede sınırlandırılması faydalı olabilir.” açıklamasını yaptı.
Farklı uyku alışkanlıkları uyku kalitesini doğrudan etkileyebilir…
“Eşlerin uyku alışkanlıkları birbirinden farklı olduğunda, bu durum uyku kalitesi üzerinde belirgin bir etki yaratabilir.” diyen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, bireylerin biyolojik saatlerinin, uykuya geçiş süresinin, yatakta hareket etme sıklığının, uyurgezerlik ve diş gıcırdatma gibi faktörlerin, uyku ortamının huzurlu veya kesintili olmasına sebep olabileceğini bu farklılıkların da çiftlerin dinlenme sürecini doğrudan etkileyebileceğini aktardı.
Biyolojik ritimleri farklı olan bireyler arasında uyku uyumunu sağlamanın güç olabileceğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Bir partnerin erken yatıp erken kalkarken, diğer partnerin geç saatlere kadar uyanık kalmayı tercih etmesi bir tarafın uykuya dalmasını geciktirebilir. Ayrıca, bir eşin horlama, uyurgezerlik veya sık sık hareket etme gibi alışkanlıkları varsa, diğerinin uykusunun bölünmesine ve dinlenme kalitesinin düşmesine yol açabilir. Özellikle derin uykuya geçiş sürecinde bu tür dışsal faktörlerin etkisi, uyku kalitesini doğrudan etkileyerek bireyde yorgunluk hissine neden olabilir.” ifadelerini kullandı.
Birlikte uyumanın ilişkinin temel taşı olduğu fikri her birey için geçerli değil!
Birlikte uyumanın pek çok çift için duygusal yakınlık ve bağlılık göstergesi olarak algılandığına vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Ancak, uyku kalitesini etkileyen faktörler nedeniyle bazı çiftler ayrı yataklarda ya da ayrı odalarda uyumayı tercih edebilir. Bu durum, ilişkinin dinamiğini değiştirebilir ve bazı bireylerde duygusal mesafe hissiyatı oluşturabilir.” dedi.
Ayrı uyumanın ilişkide yarattığı etkilerin, çiftin iletişimine ve birlikte geçirdiği zamanın niteliğine bağlı olduğunu da sözlerine ekleyen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, şöyle devam etti:
“Araştırmalar, kötü uyku deneyimlerinin çiftler arasındaki tartışmaları artırabildiğini ve bireylerin daha huzursuz hissetmesine neden olabileceğini gösteriyor. Ancak, birlikte uyumanın ilişkinin temel taşı olduğu fikri her birey için geçerli değil. Uyku düzeni bozuk olan, farklı uyku alışkanlıklarına sahip çiftler için ayrı uyumak, ilişkilerini daha sağlıklı sürdürebilmeleri adına faydalı olabilir. Bu bağlamda, ayrı uyuma düzeni tercih eden çiftlerin, gün içerisinde birlikte kaliteli zaman geçirmeye özen göstermesi önemli. Sarılma, sohbet etme gibi bağlanmayı destekleyen davranışlar sayesinde, ayrı yatakta uyumak ilişkide duygusal mesafeye neden olmadan sürdürülebilir hale gelebilir.”
Birlikte rahat uyumak için alışkanlıklarınızı senkronize etmelisiniz…
Uykunun, yalnızca bireysel bir ihtiyaç değil, aynı zamanda çiftlerin ilişkisini ve genel yaşam kalitesini etkileyen temel unsurlardan biri olduğunun altını çizen Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, “Yapılan araştırmalar, uyku düzeni ve uyku kalitesinin çiftler arasındaki duygusal bağ, iletişim ve stres yönetimi üzerinde doğrudan etkili olduğunu gösteriyor.” dedi.
Çiftlerin daha sağlıklı ve dinlendirici uyuyabilmeleri için önerilerde bulunan Uzman Klinik Psikolog Merve Türkkol, sözlerini şöyle tamamladı:
“Mümkünse, benzer saatlerde uyuyup uyanmaya çalışın. Odanın sıcaklığı, ses seviyesi ve yatak takımlarının rahatlığı gibi unsurları birlikte belirleyerek, ikinizin de konforlu hissedeceği bir uyku alanı oluşturabilirsiniz. Fiziksel teması rutine dahil etmeye çalışın. Uyumadan önce meditasyon, nefes egzersizleri veya hafif germe hareketleri gibi birlikte yapacağınız rahatlatıcı aktiviteler, uykuya geçiş sürecini kolaylaştırabilir. Yatak odasını huzurlu bir alan olarak görmek ve olumsuz duyguları buraya taşımamak önemlidir. Eğer tekrarlayan bir şekilde uyku öncesi tartışmalar yaşıyorsanız, bu durumu fark edip gün içinde duygularınızı daha sağlıklı bir şekilde ifade etmeye çalışabilirsiniz. Uyumadan önce telefon veya televizyon yerine birlikte kitap okumak, hafif bir müzik dinlemek ya da sohbet etmek, hem uyku kalitesini artırabilir hem de ilişkinize olumlu katkılar sunabilir.”
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Eşlerin birlikte uyuması uyku kalitesini nasıl etkiliyor? yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Süt ve yoğurt tüketirken dikkat etmesi gereken noktalara işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Mutlaka güvenilen markaların tercih edilmesi gerekmektedir. Alınan sütün markası, etiket bilgileri ve sertifikası çok önemlidir. Süt ve yoğurtların pastörize olup olmadığı da önemlidir. Pastörize edilmemiş sütler sağlık riski oluşturabilmektedir.” dedi.
Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Gıda Teknolojisinden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, süt ve süt ürünlerinde yapılan hileleri ve bunları anlamanın pratik yollarını anlattı.
Süte su katılıyor mu nasıl anlaşılır?
Süte su katılması ile süt miktarının arttırılması ve maliyet düşürülmeye çalışılmasının hem sütün besin kalitesini düşürdüğünü hem de sağlık açısından büyük sorun teşkil edebildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Süte yapılan hileler laboratuvar testleriyle tespit edilmektedir. Fakat süt ve süt ürünlerinde yapılan taklit ya da tağşiş tat, yoğunluk, renk gibi basit fiziksel testler yapılarak da anlaşılabilir. Doğal süt porselen bir beyazlıkta, mat ve temiz olmalıdır. Hile amacıyla su katılmış sütlerin rengi hafif mavimsidir. Yoğunluk testi yapılarak sütün saf olup olmadığı anlaşılabilir. Saf sütün yoğunluğu suyun yoğunluğundan fazladır. Bu nedenle yoğun bir kıvama sahiptir. Bir yüzey üzerinde döküldüğünde yayılma ve iz bırakmasına bakılarak süte su katılıp katılmadığı anlaşılabilir. Su katılmış sütler daha hızlı akarken; saf sütler yavaş ve iz bırakarak akmaktadır. Ayrıca saf sütün yoğunluğunun fazla olmasından kaynaklı suyun içine saf süt damlattığınızda dibe çökerken, su katılmış süt damlatılması durumunda bardaktaki su ile hemen karışır ve bulanık bir renk almasını sağlar.” dedi.
Kaymak oluşmuyorsa su katılmış olabilir
Süte su katılıp katılmadığını anlamanın en etkili yollarından birinin de kaynatarak test etmek olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Saf süt kaynatıldığında yüzeyde yoğun bir kaymak tabakası meydana getirir. Fakat su katılmış sütlerde bu durum ya az kaymak oluşmasıyla ya da kaymak oluşmamasıyla sonuçlanır. Saf sütün kendine has bir tadı mevcuttur. Süt içildiğinde sahip olduğu yoğun bir tattan ziyade daha sulu bir tat hissediliyorsa süte su katılmış demektir. Sütün karakteristik tadından yola çıkarak da su katılıp katılmadığı anlaşılabilmektedir.” diye konuştu.
Sütlerdeki asidik reaksiyon da su var mı yok mu belli ediyor
Sütlerde asit tayininin de en önemli analizlerden biri olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, şöyle devam etti:
“Yeni sağılmış taze süt, ilk başta normal sağlıklı bir asidik reaksiyon gösterir, bu durum ilk asitlik veya doğal asitlik olarak adlandırılır. Ancak süt, bu asidik özelliği uzun süre koruyamaz. Sağım ve bekletme koşulları nedeniyle farklı mikroorganizmalar süte bulaşır. Bu mikroorganizmaların etkisiyle süt asidik seviyesinin yükselmesine neden olur. Asitlik testi laboratuvar koşullarında yapılabilmekle birlikte evde basit bir test ile de süt asitliği fiziksel olarak anlaşılabilir. Süte karbonat eklenmesi durumunda sütte köpürme olması içindeki doğal asit dengesinden kaynaklıdır. Fakat su katılması durumunda seyrelmeden ve asitlik dengesinin bozulmasından kaynaklı köpürme oluşmayabilmektedir. Bu durumda süte su veya nötralize edecek başka maddelerin katılmış olma ihtimali vardır.”
Piyasada satılan süt ve yoğurtları alırken nelere dikkat etmeli?
Süt ve yoğurt tüketirken dikkat etmesi gereken noktalara işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, şunları kaydetti:
“-Öncelikle güvenirlilik çok önemlidir. Mutlaka güvenilen markaların tercih edilmesi gerekmektedir. Alınan sütün markası, etiket bilgileri ve sertifikası çok önemlidir.
-Ürünün taze olup olmadığını kontrol etmek için son kullanma tarihine bakılmalıdır.
-Sütün veya yoğurdun içeriğinde katkı maddesi, koruyucu veya yapay tatlandırıcı gibi istenmeyen maddelerin bulunmaması önemlidir. Eğer organik ürün aranıyorsa, sertifikalı organik ürünleri tercih edilebilir. Bu, ürünün belirli standartlara uygun olarak üretildiğini göstermektedir.
-Süt ve yoğurtların pastörize olup olmadığı da önemlidir. Pastörize edilmemiş sütler sağlık riski oluşturabilmektedir.
Ambalajın sağlamlığına dikkat edin!
-Ayrıca ürünün ambalajının zarar görmemiş ve sızdırmaz olması, taze olduğunu ve hijyenik şartlarda saklandığının da bir göstergesidir.
-Tanınmış ve güvenilir markalar genellikle kaliteyi gösterebilmektedir. Tanımadığınız markalar hakkında araştırma yaparak daha güvenli bir tercih yapılabilir.
-Sütün ve yoğurdun yağ oranı, protein içeriği ve diğer besin değerleri mutlaka kontrol edilmelidir.
-Süt ve yoğurt gibi süt ürünlerinin soğuk zincirde taşınması ve saklanması çok önemlidir. Satın alırken, ürünün soğuk tutulduğundan emin olması gerekmektedir.
-Fiyat kalite için bir kriter olmasa da çok düşük fiyatlar da ürüne hile katıldığının ve uygun olmayan koşullarda işlenmiş olabileceğini gösterebilir.”
Organik ve yerel ürünler daha güvenli mi?
Organik veya yerel işletmelerden alışveriş yapmanın, genellikle taklit veya tağşiş risklerini azaltabildiğini, ancak tamamen güvenli olduğu anlamına da gelmediğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Ne kadar sık denetimden geçerse geçsin, ürünlerin kaynağını, üreticisini ve işleme yöntemlerini dikkatle incelemek taklit ve tağşişin önüne geçebilmek için çok önemlidir. Bunun yanı sıra, yerel üreticiler bazen daha küçük ölçeklerde çalıştıkları için denetim süreçleri ve düzenlemeler büyük ölçekli üreticilere göre farklı olabilmektedir. Güvenilirlik, ürünün kaynağının, sertifikalarının ve üretim süreçlerinin yanında, tedarik edilen yerin izlediği kalite standartlarına, üretim koşullarına ve şeffaflığa da bağlıdır. Bu nedenle, organik veya yerel ürünlerden alışveriş yaparken, güvenilir sertifikaların ve etiketlerin bulunması, üreticilerin itibarı ve satış yerlerinin güvenilirliği gibi faktörlere de mutlaka dikkat edilmelidir.” şeklinde sözlerini tamamladı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Doğal süt ve yoğurt nasıl anlaşılır? yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Planlama Ajansı (İZPA) tarafından şehrin uzun vadeli vizyonunu ve stratejilerini şekillendirmek üzere hazırlanan İzmir Vizyon 2074 Çerçeve Belgesi için “Nasıl Bir İzmir” panel serisi devam ediyor. Toplam sekiz panel ve sekiz atölye çalışmasından oluşan ve Doç. Dr. Murad Tiryakioğlu moderatörlüğünde düzenlenen “Nasıl Bir İzmir” serisinin yedinci paneli İzQ İnovasyon Merkezi’nde gerçekleşti.
Tek sağlık yaklaşımı anlatıldı
“Sağlıklı Bir İzmir” başlıklı panelin ilk konuşmacısı olan Veteriner Hekim Adnan Serpen, ‘tek sağlık’ yaklaşımının kökenleri ve bu yaklaşımın önemi üzerinde durdu. ‘Tek Sağlık’ yaklaşımının insan, hayvan ve çevre sağlığına ilişkin sorunların çözümü doğrultusunda benzersiz bir iş birliği imkânı sunduğunu ifade eden Serpen, “Ekosistem sağlığının bozulması, yerelden globale çoklu krizleri tetikliyor. Küresel, ülkesel ve kentsel ölçekte sorunlar giderilmeli. Tek sağlık yaklaşımı kapsamında tarım alanlarının ve sulak alanların, yeşil alanların korunması büyük önem taşıyor. İnşaat sektörü üzerinden büyüyen rantı durdurmak, bu alanı düzenlemek gerekiyor” diye konuştu.
“Kentlerde sessiz alanlar oluşturulmalı”
Serpen’in ardından söz alan Uzman Doktor Mine Durusu Tanrıöver ise, iklim krizi ve hava kalitesindeki düşüşün en çok bebekler, gebeler, yaşlılar, kronik hastalıkları olanlar, dış ortamda çalışan işçiler gibi kesimleri etkilediğini belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hava kirliliği her yıl 7 milyondan fazla insanın ölümüne sebep oluyor. Hava kalitesini, fosil yakıtları azaltarak, ölçme ve izleme yaparak, yeşil dokuyu çoğaltarak artırabiliriz. Hava kalitesinden sonra kentsel anlamda insan sağlığını etkileyen ikinci faktör ise gürültü. Gürültü; stres, uyku bozukluğu, çocuklarda hiperaktivite, dikkat eksikliği gibi birçok soruna sebep oluyor. Buna karşı önlem olarak kentin gürültü haritası çıkarılmalı, sessiz alanlar oluşturulmalı.
Yaşam için bir diğer tehdit ise sıcaklık artışı. Buna neden olan faktörlerin başta gelenleri ise küresel ısınma, kentsel ısı adası etkisi, ısı emen bina ve yüzey kaplamaları, yeşil alan yokluğu, ısı oluşturan insan faaliyetleri, kentin tasarımında doğal soğutma yöntemlerinin göz ardı edilmesi.
Tüm bu tehditlere karşı toprak ile bağlar güçlendirilmeli, örneğin kent bostanları oluşturulmalı. Gıda sistemleri dönüştürülmeli. İklim-akıllı kentler oluşturulmalı.”
“İklim değişikliği ruhsal sorunları tetikliyor”
Panelin son konuşmacısı olan Psikiyatrist Dr. Mevhibe Tümüklü, kent yaşamından kaynaklanan sorunların ruh sağlığı üzerindeki etkilerine ilişkin bir sunum gerçekleştirdi. Tümüklü, kentlerde yaşanan afetlerin travma sonrası stres bozukluğunu tetiklediğini, iklim değişikliği gibi olguların anksiyete bozukluğu başta olmak üzere çeşitli ruhsal sorunlara sebep olduğunu dile getirdi. Tümüklü ekolojik dengenin bozulmasından kaynaklı anksiyeteyi, yani eko-anksiyeteyi azaltmak için yeşil, aktif, sosyal ve güvenli alanlarının artırılması, fiziksel hareket, günlük düzenli yürüyüş gibi aktivitelerin yapılabilmesi için kentlerde yürüyüş yollarının olmasını, sosyal alanların artırılmasını, grup etkinlikleri, mahalle örgütlenmeleri ve sivil toplum kuruluşlarının desteklenmesi gerektiğini aktardı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Çocuk çağı kanserlerine dikkat çeken Liv Hospital Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan, tüm kanserlerin sadece yüzde 2-4’ünün çocuklarda görüldüğünü belirterek, “Her yıl 1 milyon çocuktan 110-150’sinde kanser gelişiyor. Çocukluk çağı kanserleri en sık ilk 5 yaşta ve 10-15 yaş döneminde ortaya çıkıyor.
Tedavi başarısının yüksek olması ve çocukların önündeki beklenen yaşam süresinin uzunluğu, erken tanı ve tedavinin önemini ortaya koyuyor. Gelişmiş ülkelerde çocuklar arasında en sık ölüm nedenlerinde 2’nci sırada olan kanserler, ülkemizde enfeksiyonlar, kazalar, kalp hastalıklarından sonra 4’üncü sırada yer alıyor. Nüfusumuzun yüzde 26,3’ü 0-14 yaş arasında bulunuyor. Ülke nüfusumuzu 84 milyon olarak kabul edersek 21 milyon çocuk için yıllık beklenen yeni kanserli çocuk olgu sayısı 2 bin 500 ile 3 bin arasındadır” dedi.
Çocukluk çağı kanserlerinde lösemi başı çekiyor
Türkiye’de ve dünyada çocukluk çağında görülen kanserlerin yüzde 30’unu lösemi oluşturuyor. Ülkemizde ikinci sırada lenf bezi kanserleri (Hodgkin ve Hodgkin-dışı lenfoma) yer alıyor. Bunları sırasıyla sinir sistemi tümörleri, nöroblastoma, Wilms tümörü ve yumuşak doku sarkomaları (rabdomiyosarkoma) izliyor. Kemik, deri, göz ve karaciğer tümörleri ise çocuklarda daha nadirdir. Çocukluk çağında tümörlerin çoğu embriyonel kaynaklı, erişkin kanserlerinin çoğu ise karsinomlardır. Genetik nedenler, erişkin kanserlerinden çok daha sık saptanıyor. Ailevi yatkınlık, doğumsal hastalıklar, doğumsal anomaliler, gen bozuklukları, immün yetmezlikler ve nörofibromatozis gibi genetik hastalıklar kansere yatkınlık yaratıyor.
İyileşme oranları yüzde 5’ten 80’e çıktı
Çocuk kanserlerinin özelliklerinden biri, çok hızlı çoğalan ve büyüyen kanserler olmalarıdır. Hızlı büyüdükleri için de ilaç tedavisi (kemoterapi) ve ışın tedavisine (radyoterapi) duyarlı oluyorlar. Çocuk kanserlerinde genellikle cerrahi, ışın ve ilaç tedavileri birlikte kullanılıyor. Işın geç yan etkileri fazla olduğu için giderek çocukluk çağı kanser tedavilerinde daha az sıklıkla ve azalan doz ve süreler ile yer alıyor. Genellikle tedavinin kesilmesinden sonra 5 yıl geçmiş ve kanser tekrarlamamışsa hasta tamamen kür olmuş deniliyor. 1960’lı yıllarda yüzde 5’i iyileşen çocukluk çağı lösemilerinin günümüzde yüzde 75-80’i şifa buluyor.
Hangi belirtilerde çocukluk çağı kanserlerinden şüphelenilmeli?
Tedavide farklı yöntemler uygulanıyor
Çocuk kanserlerinde cerrahi yöntemler genellikle tümör kaynaklandığı organ içinde sınırlı ise tümörün çıkarılması şeklindedir. Ancak tümör çıkarılamayacak büyüklükte ise veya başka dokulara yayılma yapmış ise (metastaz) bu durumda tümörden biyopsi almakla yetinilir ve öncelikle kemoterapi uygulanarak tümör ve/veya metastazları bu yol ile yok edilmeye çalışılır. Tümör küçülüp, metastazlar kaybolduktan sonra tümör kalıntısı cerrahi olarak çıkarılabilir.
Kemoterapi, belirli aralıklarla kemoterapi ilaçlarının ağız veya damar yolu ile verilmesiyle yapılır. Lösemi tedavisi sırasında ilaçlar beyin-omurilik sıvısı içine de verilebilir; buna “intratekal tedavi” denir.
Kemoterapi süreleri, uygulanan tedavi şemalarına göre farklılıklar gösterir. 2-3 günden 7-8 güne değişen sürelerde, blok halinde genellikle 21-28 günde bir ilaçların birlikte kullanımı söz konusudur. Kemoterapinin süresi genellikle 6 ay ile 2 yıl arasında değişir.
Kemoterapide kullanılan ilaçların bazı yan etkileri olur ancak bu etkilerin çoğu geçicidir ve birtakım ilaçlarla başarılı bir şekilde önlenebilir. Kemoterapi döneminde çocuk oldukça halsiz olur, ayrıca bulantı, kusma, kemik ağrıları görülebilir. Kemoterapinin dıştan fark edilen en belirgin yan etkisi ise saçların dökülmesidir. Tedavileri biter bitmez saçlar hemen çıkmaya başlar.
Kemoterapinin bir etkisi olarak enfeksiyon riski arttığından bu dönemde hijyen çok önem kazanır. Genellikle okul çağı çocukların bir süreliğine okuldan uzak kalmasında yarar vardır.
Radyoterapi ise tümörün bulunduğu alana doğrudan ışın verilmesi şeklinde uygulanan tedavi şeklidir. Radyoterapi çocuklarda mümkün olduğu kadar az kullanılır, özellikle büyüyen vücutlarda gelişme bozukluklarına yol açabileceğinden zorunlu durumlar dışında ilk tercih edilen tedavi değildir.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Çocukluk Çağı Kanserleri Nasıl Fark Edilir? yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Kaspersky, yalnızca 2024 yılında dünya genelinde kullanıcı davranış verilerini toplayan 49 milyardan fazla web izleyici örneği tespit etti. Yapay zeka odaklı veri takibi ve tahmine dayalı analitiğin yükselişiyle birlikte, bu uygulamalarla ilişkili gizlilik riskleri her zamankinden daha önemli hale geldi.
Mahremiyet düşkünleri: Verilerinizi toplayan uygulamalar
Her gün kullandığımız uygulamaların çoğu, çoğu zaman hiç düşünmeden, hassas bilgileri sessizce toplamaya devam ediyor. En endişe verici olanlarından bazıları, bir kullanıcının konumu, tarama alışkanlıkları ve hatta ses verileri hakkında sürekli veri toplayan TikTok, Instagram ve Threads gibi sosyal medya uygulamalarından geliyor.
Bu gibi sosyal video veya fotoğraf uygulamaları, görüntüleri ve gömülü meta verileri analiz etmek üzere fotoğraf ve videolarınıza erişmek için yapay zeka kullanabiliyor. Bu da potansiyel olarak coğrafi konumunuzu açığa çıkarabiliyor.
Alışveriş uygulamaları aynı zamanda satın alma geçmişi, konum ve hatta fiziksel mağazaların yakınında çevrimdışı bulunma ile ilgili verileri toplamak için de kullanılıyor. Sosyal medya uygulamalarına benzer bir şekilde, perakendeciler hem çevrimiçi hem de çevrimdışı hareketlerimizi izleyerek müşteri alışkanlıkları ve davranışlarının ayrıntılı bir profilini oluşturabiliyor.
Sağlık ve fitness uygulamaları, üçüncü taraflarla paylaşılabilen sağlık ölçümleri ve günlük rutinler de dahil olmak üzere en mahrem kişisel verilerimizden bazılarını toplayarak bir kullanıcının canlı bir profilini oluşturmaya daha da katkıda bulunuyor.
Kaspersky Güvenlik ve Gizlilik Uzmanı Anna Larkina, şunları söylüyor: “Teknoloji hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmişken, kullanıcıların potansiyel gizlilik ödünlerini göz önünde bulundurmadan parlak yeni uygulamalara ve cihazlara kendini kaptırması çok kolay. Birçok uygulama, kolaylık ve yapay zeka destekli özelliklerle gözlerimizi kamaştırmak için tasarlanıyor. Ancak yüzeyin altında, çoğu kullanıcının farkında olmadığı acımasız veri toplama işlemleri gerçekleştiriyorlar. Geleceğe baktığımızda, akıllı cihazların ve yapay zeka destekli uygulamaların çoğalması, verilerimize kimin ve ne amaçla eriştiğini ayırt etmeyi daha da zorlaştıracak. Gizliliğin artık varsayılan değil, bir lüks olduğu bir dünya yaratma riski var. Kullanıcıların böyle bir dünyada durup bir adım geri atmaları, verdikleri izinleri incelemeleri ve uygulamalara kişisel yaşamlarına bir pencere açmadan önce şeffaflık talep etmeleri kritik önem taşıyor.”
Gizliliğinizi Nasıl Koruyacaksınız?
Kaspersky, Veri Gizliliği Gününde gizliliğinizi korumak için şu beş adımı öneriyor:
Gizliliğinizi korumak için proaktif adımlar atarak, kişisel bilgilerinizden ödün vermeden teknolojinin avantajlarından yararlanabilirsiniz.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Rahatlığın gizli maliyeti: Gündelik uygulamalar gizliliğinizi nasıl tehlikeye atıyor? yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>İstanbul Atlas Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. T. Gül Şendil, ölüm ve yas kavramları hakkında çocuklara nasl yaklaşılması gerektiğine ilişkin değerlendirmede bulundu.
Çocukların ölüm kavramını, gelişim düzeylerine ve yaşlarına göre farklı şekillerde algıladığını belirten Şendil, “Böyle bir durumla karşılaştıklarında ebeveynlerin çocuklarına yaklaşım biçimleri, çocuklarının ölüme dair duygularını anlamalarını ve bu duyguları sağlıklı bir şekilde yaşamalarını sağlar” dedi.
Açıklama çocuğun yaş ve gelişim seviyesine uygun olmalı
“Çocukların ölümle ilgili duygu ve düşüncelerini ifade etmeleri yetişkinlerden farklıdır” diyen Şendil, “Sabırlı, açık ve sevgi dolu bir yaklaşımla onları desteklemek, bu zorlu süreci daha sağlıklı bir şekilde atlatmalarını sağlar. Öncelikle ölüm hakkında çocuklara yapılacak açıklamalar, onların yaş ve gelişim seviyesine göre farklılaşabilir dolayısıyla yapılacak her türlü açıklamanın buna uygun olması hatırlanmalıdır” dedi.
Dürüstçe yanıt verilmeli
Hangi yaş ve gelişim seviyesi olursa olsun ebeveynlerin çocuklarına yalan söylememesinin önemli olduğunu kaydeden Şendil, “Çocuklar ölümle ilgili birçok soru sorabilir. Ebeveynlerin sabırlı olması ve çocuklarının sorularına dürüstçe yanıt vermesi, gerçekleri onlarla sevgi dolu bir şekilde paylaşmaları çok önemlidir. Cevabını bilmedikleri sorularla karşılaştıklarında ise ‘bu konuda emin olmadıklarını ama birlikte düşünebileceklerini’ söyleyebilirler” diye konuştu.
Dolaylı ifadeler kafalarını karıştırır
5 yaşına kadar olan dönemdeki çocuklara somut ve basit açıklama yapılması gerektiğini söyleyen Şendil, “Yaklaşık 5 yaşına kadar çocuklar, ölüm kavramının kalıcı olduğunu anlamakta zorlanırlar. Onlara kaybedilen kişi hakkında somut ve basit ifadelerle açıklama yapılabilir. Örneğin ‘Deden öldü, o artık bizimle olamayacak…’ gibi. Dolaylı ifadeler veya yanıltıcı açıklamalar yapmak onların kafalarını karıştırır. Özellikle de bu yaş çocuklarına ‘Uyudu’ ya da ‘Başka bir yere gitti’ gibi yapılan yanlış açıklamalar onlarda uyku sorunlarına ya da yakınlarından hiç uzak duramama gibi bağımlılık sorunlarına yol açabilir” uyarısında bulundu.
Açık ve dürüst bir şekilde nedenleri ile açıklanmalı
6 ile 9 yaşları arasında olan çocukların ölümün kalıcı ve geri döndürülemeyen bir süreç olduğunu anlamaya başladığını kaydeden Şendil, “Muhtemelen ölüm kavramını daha ziyade yaşlılıkla ilişkilendirirler. Kayıp, bir yaşlı yakın ise ona açık ve dürüst bir şekilde bu kaybı açıklamak ve ölümün doğal bir süreç olduğunu söylemek gerekir. Beklenmeyen bir ölüm yaşandığında ise bu durum açık, dürüst bir şekilde ve nedenleri ile açıklanabilir” dedi.
10 yaşından sonra ölümün gerçek olduğunu anlıyorlar
10 yaş ve üstünde olan çocukların ise artık ölümün gerçek ve evrensel olduğunu anladığını ifade eden Şendil, “Ölüm kavramı ve sonuçları hakkında daha derin anlamlar üzerine düşünebilirler. Kaybın uzun süreli sonuçlarını daha iyi öngörebilirler. Bu yaşlardaki çocuklarla daha ayrıntılı ve duygusal yönleri içeren konuşmalar yapılabilir” dedi.
Duyguların ihmal edilmemesi de önemli
“Çocuklara yapılacak açıklamalar önemlidir ancak duyguların ihmal edilmemesi de bir o kadar önemlidir” diyen Şendil, “Yaşanan kayıp, kişilerde derin üzüntüye yol açacağı için ebeveynlerin bu duyguları ne kendileri ne de çocukları için yadsımamaları gerekir. Çocuklar kayıplar karşısında korku, üzüntü, suçluluk, öfke gibi karmaşık duygular yaşayabilir. Bu duyguların doğal olduğu, ebeveynin kendisinin de bu duyguları yaşadığı ve herkesin farklı şekillerde yas tuttuğu anlatılabilir” diye konuştu.
Çocukların ebeveynlerinin duygularını gözlemleyerek kendi duygularını nasıl ifade edeceklerini öğrendiklerini belirten Şendil, “Ebeveynlerin üzüntü veya ağlama gibi tepkilerini onlarla paylaşmaları, çocuklara duyguların bastırılmaması gerektiğini öğretir” dedi.
Çocuklar cenaze törenine götürülmeli mi?
Prof. Dr. T. Gül Şendil, 7 yaşından büyük çocukların cenaze, dua veya başka bir anma ritüeline dahil etmenin, kaybı anlamalarına ve vedalaşmalarına yardımcı olabileceğini söyledi. Şendil, “Ritüelleri onlara önceden açıklamak ve gönüllü olup olmadıklarını sormak önemlidir. Ayrıca ölen yakının hatırasına çiçek ya da ağaç dikilmesi, düzenli mezar ziyaretleri, anı kitabı ya da albümü oluşturulması çocukların yasını sağlıklı yaşamalarına yardımcı olabilir” tavsiyesinde bulundu.
Bazı durumlarda çocukların kayıptan sonra yoğun korku, öfke veya üzüntü gibi belirtiler gösterebileceğini ifade eden Şendil, bu tür durumlarda bir çocuk psikoloğu ya da terapistten yardım almanın faydalı olabileceğini söyledi.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Ölüm kavramı çocuklara nasıl anlatılmalı? yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>4 katlı ve üzeri binalarda yangın önlemlerin zorunlu olduğunu ifade eden Dr. Uçan, “Yangın anında tüm bu sistemlerin eksiksiz çalışması şart.” dedi.
Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, yangına karşı nasıl önlem alınması gerektiğini anlattı.
Koridor uzunluğu 25 metreyi geçiyorsa, 2 veya 3 tüp yerleştirilebilir
Bir binada yangına karşı nasıl önlem alınması gerektiğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Öncelikle, 4 katlı veya daha yüksek binalarda alınması gereken yangın önlemlerine bir örnek üzerinden bakalım. İlk olarak, binalarda yangın tüplerinin bulunması gerekiyor. Yangın tüpleri, her 25 metrede bir yerleştirilmelidir. Bu tüpler, yerden 30-40 cm yukarıda, duvara asılı bir şekilde bulunmalıdır ve düzenli aralıklarla kontrol edilmelidir. Eğer koridor uzunluğu 25 metreyi geçiyorsa, 2 veya 3 tüp yerleştirilebilir. Bu durum, binanın büyüklüğüne ve yapısına bağlı olarak değişiklik gösterebilir.” dedi.
Her binada en az iki yangın merdiveni bulunması gerekli
Yangın merdivenlerinin önemine dikkat çeken Uçan, “Her binada en az iki yangın merdiveni bulunması gereklidir. Binanın büyüklüğüne bağlı olarak bu sayı artabilir; örneğin, bazı binalarda üç yangın merdiveni bulunabilir. Katlarda kat planı yer almalı. Bu plan, her kattaki kişilerin nasıl tahliye olacağını ve hangi yollardan kurtulacaklarını göstermeli. Bir binaya, otele ya da hastaneye gittiğimizde bu tür bilgilendirmeleri mutlaka incelemeliyiz. Bu bilgiler, yangın anında nasıl hareket edeceğimizi bilmemiz açısından oldukça önemlidir.” diye konuştu.
Acil yardım butonu ve yangın dolabı bulunmalı!
Acil durum butonuna da dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, şöyle devam etti:
“Bu buton kırılarak yangın başladığına dair uyarı verilmeli. Bu uyarı, yüksek sesle duyulabilir ve böylece hızlı bir şekilde harekete geçilmiş olur. Türkiye’deki en büyük sorunlardan biri de olay anında, özellikle karanlıkta, bu tür talimatları okumanın mümkün olmaması. Acil çıkış ışığı olmalı ve elektrikler kesildiği anda akü, jeneratör, batarya…gibi sistemlerle beslenerek çıkış yönünü göstermeli. Binalarda yangın dolabı bulunmalı. Yangın dolabının içinde genellikle 25 metre uzunluğunda bir alana erişim sağlayan hortum olmalı.”
Yangın merdivenlerinin bulunduğu alanlara eşya konulmamalı
Yangın merdivenlerinin kapısının kilitli olmamasının önemine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Yangın merdivenleri binanın dışında çelikten yapılmış olabilir ya da içeride konumlandırılmış olabilir. Bu merdivenler, acil durumlarda insanların tahliye edilmesi için çok önemlidir. Ancak ne yazık ki apartmanlarda yangın merdivenlerinin bulunduğu alanlara eşya koyuluyor. Bu kesinlikle yapılmamalıdır. Yangın planının uygulandığı bu alanlar tamamen boş bırakılmalıdır, çünkü kaçış anında bu eşyalar ciddi engeller oluşturabilir. Ayrıca her katta, o katın kaçıncı kat olduğunu belirten bir işaret bulunmalıdır.” dedi.
Fıskiye sistemleri ve duman dedektörleri erken müdahale için kritik!
Normal apartmanlarda sprink (fıskiye) sistemlerinin gerekmeyebileceğini ancak birçok kişinin bulunduğu binalarda sprinklerin de olması gerektiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Yangın anında alarm devreye girdiğinde ya da duman algılandığında bu sistemler otomatik olarak çalışır. İçlerindeki cam bir güvenlik mekanizmasıyla kırılır ve su püskürterek yangını bastırır. Bu sayede yangının yayılması önlenmiş olur. Bu sistemler, yangın güvenliği açısından oldukça önemlidir. Duman dedektörü de olmalıdır. Bu dedektörler, dumanı algıladığı anda alarm veriyor ve sistem devreye giriyor. Bu da yangın anında erken müdahale için kritik bir role sahip.” şeklinde konuştu.
Düzenli kontrol ve bakım şart!
Yangın pompasının aylık olarak test edilmesi ve yılda bir kez kapsamlı bakımdan geçirilmesi, yangın algılama sisitemlerinde duman ve ısı sensörlerinin 6 ayda bir kontrol edilmesi ve gerektiğinde kalibrasyon yapılması, yangın alarm panosunun da aylık olarak kontrol edilerek sistemin çalışır durumda olduğunun raporlanması gerektiğini de kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, sprink sistemlerinin yılda bir kez uzman ekiplerce kontrol edilerek test edilmesi gerektiğini ve kaçış yolları ile merdivenlerin de haftalık olarak denetlenmesi, kapıların açık ve engellerden arındırılmış olduğundan emin olunmasının önemini vurguladı.
Jeneratör devreye girerek yangın pompaları hemen çalışmalı!
Yangına müdahalede yangın pompalarının çok önemli olduğunu vurgulayan Uçan, “Yangın söndürme ve elektrik kesintisi durumunda hızlıca jeneratör devreye giriyor. Pompa fıskiyelerden yangın alanına su püskürtüyor. Elektriğin kesilmesiyle sistemin çalışmaması söz konusu olmamalı. Elektrikli jeneratörü yedekleyen dizel yakıtlı sistemler olmalı. Zaten yangın anında güvenlik protokolleri gereği elektrikler otomatik olarak kesiliyor. Elektrik kesildiği anda jeneratör devreye giriyor ve yangın pompaları hemen çalışmaya başlıyor. Büyük binalarda çok büyük su depoları bulunuyor. Bu depolarda yangın durumunda kullanılmak üzere özel bir alan var. Depolardaki su tamamen bitse bile, yangına özel ayrılan su miktarı bu durumu telafi ediyor. Bu sistemler, suyun kesintisiz bir şekilde kullanılmasını sağlıyor. Sprink sistemi çalışmaya başladığında, yangını bastırmak için su püskürtüyor. Ayrıca itfaiye ekipleri geldiğinde bu sistemler, itfaiyeye de destek sağlıyor.” dedi.
Tatbikatlar önemli!
Dr. Uçan belirli periyotlarda tatbikatların da çok önemli olduğunu söyledi ve sistem denetim periyotlarını şu şekilde ifade etti:
Sprink Sistemleri:
Sprink sistemleri yılda bir kez uzman ekiplerce kontrol edilmeli ve test edilmelidir.
Yangın Pompa Grubu:
Yangın pompaları aylık olarak test edilmeli, yılda bir kez kapsamlı bakımdan geçirilmeli.
Yangın Algılama Sistemi:
Duman ve ısı sensörleri 6 ayda 1 kontrol edilmeli ve gerektiğinde kalibrasyon yapılmalı. Yangın alarm panosu, aylık olarak kontrol edilmeli, sistemin çalışır durumda olduğu raporlanmalı.
Kaçış Yolları ve Merdivenleri:
Haftalık olarak denetlenmeli, kapıların açık ve engellerden arındırılmış olduğundan emin olunmalıdır.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Binalarda yangın sistemi nasıl olmalı, yangınlara nasıl müdahale edilmeli! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Planlama Ajansı (İZPA) tarafından şehrin uzun vadeli vizyonunu ve stratejilerini şekillendirmek üzere hazırlanan İzmir Vizyon 2074 Çerçeve Belgesi için “Nasıl Bir İzmir” panel serisi devam ediyor. Toplam sekiz panel ve sekiz atölye çalışmasından oluşan ve Doç. Dr. Murad Tiryakioğlu moderatörlüğünde düzenlenen “Nasıl Bir İzmir” serisinin altıncı paneli İzQ İnovasyon Merkezi’nde gerçekleşti.
Kültürpark’ın kuruluşu ile yaşanan değişim
“Tasarım Kenti ve Kentin Tasarımı” başlıklı panelin ilk konuşmacısı Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Deniz Güner, 20. ve 21. yüzyılda İzmir’e dair gerçekleştirilen planlama girişimlerini odağına alan bir sunum yaptı. İzmir’in 1922 yangını, 1929 ekonomik buhranı, mübadele ve dünya savaşlarının olduğu dönemde molozlar içinde yaşayan bir kent olduğunu, bu durumun ise Kültürpark’ın kurulması ile değiştiğini vurguladı. İzmir’in tasarım ithal eden bir kent olmaktan çıkarak zamanla bir ‘tasarım kenti’ halini aldığını ve tasarım ihraç etmeye başladığını ifade eden Deniz Güner, toplumsal cinsiyet ve feminist bakış açısıyla mimarlık ve şehirciliğe, böylece kadınlar için güvenli kentler oluşturulmasına büyük ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
“Gençler için yeni istihdam alanları yaratılmalı”
Güner’in ardından söz alan Sabancı Üniversitesi’nden Ayşe Köse Badur ise İzmir’de gerçekleştirilen, ihtiyaçlar ve haklara dair soruları temel alan araştırmaya ilişkin verileri paylaştı. Yaptıkları araştırmada, katılımcıların yüzde 60’ından fazlasının İzmir’i sakin, özgür, ulaşımı kolay ve iklimi iyi bir kent olarak değerlendirdiğine dikkat çeken Ayşe Köse Badur, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yaptığımız araştırmada ortaya çıkan endişeler de mevcut. İzmirliler, nüfus olarak daha fazla büyümek istemediklerini ifade ediyor, ‘İstanbullulaşmak istemiyoruz’ diyor. Barınma hakkı ve yapı stoku konusunda olumsuzluklar öne çıkıyor, yeşil alanların eksikliği vurgulanıyor. İzmir, kadınlar için önemli, özgür bir kent ve kadınlar, özgür oldukları ölçüde kente aidiyet duyuyor. Hizmetlerin adaletli dağıtılması gerekiyor. Kentte gençlerin de sorunları var. İyi eğitimli gençler başka kentlere ya da yurt dışına gidiyor, kent gençleri elinde tutamıyor. Bunun önüne geçebilmek için yeni istihdam alanları yaratılması gerekiyor.”
“Mahalleler sakinleri ile tasarlanmalı”
Panelin son konuşmacısı Kentsel Strateji’den Ali Faruk Göksu, gerçekleştirdikleri atölye çalışmalarından deneyimler paylaştı. Mahallelerin, mahalle sakinleri ile birlikte yeniden tasarımının önemine dikkat çeken Göksu, “Empati kavramını yeniden geliştirerek neler yapabileceğimizi anlamak, bunun yöntemlerini geliştirmek gerekiyor. Yurttaşların projeleri sahiplenmeleri için pilot uygulamalar yapmak gerekiyor” dedi. Katılımcılığı sağlamak ve sağlıklı işletmek için alternatif çözümler üretilmesi gerektiğini belirten Göksu, şunları söyledi:
“Mahalle buluşmalarında kentsel yoksulluğa dair erkekler kadınları, kadınlar ise çocukları konuşturmuyor, katılım için alternatif çözümler geliştirmek gerekiyor. İzmir için doğa sisteminden öğrenecek çok şeyimiz var, dünyadan örnek uygulamalar mevcut. Örneğin, ‘yeşil kuşak’ politikaları İzmir için uygulanabilir mi, bunu değerlendirmemiz gerekiyor. ‘5Ç’nin, yani çözüm odaklı yönetim, çok yönlü kalkınma, çevre ve sosyal etki, çeşitlilik içinde birliktelik ve çocuk-gençlik-kadın haklarının tasarım süreçlerinde öncelikli olarak göz önünde bulundurulması gerekiyor.”
Panel, konuşmaların ardından soru-cevap bölümü ile sona erdi.
Panel serisi devam ediyor
İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Planlama Ajansı tarafından kurgulanan “Nasıl Bir İzmir” çalışması, iki haftada bir tüm İzmirlilerin katılımına açık olarak gerçekleşecek iki panel ve bunları takip eden atölye çalışmaları ile devam edecek. Çalışmanın, Vizyon 2074 Çerçeve Belgesi’ne önemli çıktılar sağlaması bekleniyor.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
“Nasıl bir İzmir” serisi “Tasarım Kenti ve Kentin Tasarımı” paneli ile devam etti yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Yaratıcılık daha önce hiç olmadığı kadar destekleniyor
Samsung önceki yıl, mobil deneyimde yeni bir çağ başlatan Galaxy AI’yı tanıttı. Bu çığır açan teknoloji, Galaxy S Ultra Serisi’nin, yaratıcı özgürlüğü en üst düzeye çıkarmak için daha da vazgeçilmez bir cihaza dönüşmesini destekledi. Yakında, yaratıcılığınız yeni zirvelere ulaşacak.
Sketch to Image özelliği şimdi Drawing Assist’e entegre ediliyor. Bu özellik, S Pen’le veya parmakla çizim gibi tek bir girdiden daha fazlasını kullanıyor ve çok modlu bir deneyim sunuyor. Artık kullanıcılar fikirlerini çizerek, istedikleri görüntüyü metinle tanımlayarak veya Galaxy akıllı telefonlarına ne çizeceklerini söylemek için sesli komutlar vererek fikirlerini hayata geçirebilecek. Eğer bir şey hayal edilebiliyorsa, Galaxy AI onu gerçeğe dökebilir.
Hayal gücünüzü tamamen özgür bırakmak istediğinizde, Galaxy AI’nın çok modlu yetenekleri sayesinde, S Pen kullanarak örneğin bir kedi çizebilir ve ardından bu kediye bir uzay giysisi giydirip uzaya göndermek için ekrana “uzay giysisi” yazabilirsiniz ya da S Pen ile hayalinizdeki evin dış cephesini hızla çizebilirsiniz. Hayalinizdeki evin nerede olmasını istediğinizden emin değilseniz, ekrana “sahilde” veya “dağda” gibi bir yazı yazmanız yeterli. Drawing Assist, gelecekteki evinizi başka bir gözle görmenize yardımcı olacak.
Note’dan Ultra’ya ve ötesine
Bu ilham veren özgürlük seviyesi, bir akıllı telefonda yaratıcılık anlamında nelerin mümkün olduğunu yeniden tanımlamak üzere geliştirdiğimiz Galaxy Note’u tanıttığımız 2011 yılında başlayan inovasyon mirası üzerine inşa edildi. Galaxy S Ultra Serisi’yle günümüze kadar gelen bu güç ve inovasyon ruhu, Galaxy AI ile gelişmeye devam ediyor. Samsung’un ilk entegre yapay zeka platformu One UI 7 ile Galaxy akıllı telefonlar, metin yazma, konuşma ve görüntüler aracılığıyla doğal dili anlayan yapay zeka destekli gerçek yardımcılara dönüşmeye hazırlanıyor. Üstelik bunlar, tanışacağımız inovasyonların sadece bir kısmı.
Bir sonraki Galaxy S Serisi’nin yaratıcılığınızı gerçekten nasıl ortaya çıkarabileceğini görmek için 22 Ocak’ta gerçekleşecek olan Galaxy Unpacked etkinliğini kaçırmayın.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Yapay zeka destekli gerçek yardımcılar yaratıcılığınızı nasıl ortaya çıkarır? yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>