?>
?>
1-) Genç kadınlarda meme kanseri artış ne durumda?
Gençlerde meme kanseri riski 45 yaş üstündeki kadınlara göre daha azdır. Yirmili yaşlarda ortalama meme kanseri gelişim riski 1/1800, otuzlu yaş gruplarda 1/230 şeklindedir. Aile öyküsü, özellikle genç olan birinci derece akrabalarda meme kanseri gelişen kadınlarda, ilk risk faktörüdür. Sadece yaş göz önünde bulundurulduğunda meme kanseri tanısı almış genç kadın hasta BRCA (meme kanserine yatkınlık genleri) mutasyon taşıyıcı olma olasılığı daha fazladır. Ancak her yaş grubundaki kadınlara rutin kendi kendine meme muayenesi veya klinik muayene yapılması tıbbi kuruluşlar tarafından mutlaka önerilmelidir.
2-) Genç anne olmak meme kanserinin risk faktörlerinden biri midir?
İlk çocuğunu 35 yaşında veya daha genç yaşta doğuran kadınların meme kanseri riski azalma eğilimindedir. İlk çocuğunu daha ileriki yaşlarda doğuran kadınların ise meme kanserine yakalanma riski, ilk çocuğunu daha genç yaşta doğuran kadınlara göre yüksektir. Hamilelik sırasında meme hücreleri hızla büyür. Hamilelikten önce meme hücrelerinde herhangi bir genetik hasar varsa, hücreler büyüdükçe kopyalanır. Hücrelerdeki bu artan genetik hasar meme kanserine yol açabilir. Böyle bir genetik hasara sahip olma ihtimali yaşla birlikte artar. Bu durum yüksek yaşta anne olanların kanser riskinin endişe edici olma sebebini açıklamaktadır.
3-) Meme kanserine yakalanan bir kadın anne olabilir mi?
Meme kanserine yönelik bazı tedaviler kadının doğurganlığını etkileyebilir. Örneğin, meme kanseri için kemoterapi yumurtalıklara zarar verebilir ve bu da bazen tedavi aldığı sırada veya sonrasında kısırlığa neden olabilir. Yine de birçok kadın tedavi sonrasında hamile kalabilmektedir. Meme kanseri tedavisinden sonra hamile kalmak güvenli olsa da bazı kadınlar hamilelik sırasında östrojen hormonu seviyelerinin yükselip tekrar kanserin nüksetmesine (kanserin geri gelmesine) neden olacağından endişe duymaktadır. Ancak meme kanseri tedavisinden sonra hamile kalan kadınlarda meme kanserinin tekrarlamasına veya ölüm riskinin daha yüksek olmasına sebep değildir.
4-) Tedavi süresince hamile kalınabilir mi?
Tedavi sırasında kullanılan ilaçların hastanın vücudundan temizlenmesi gerekmektedir. Ancak meme kanseri tedavisinden sonra hamile kalmadan önce beklenecek sürenin kesin uzunluğunu vermek zordur. Kemoterapi yumurtaların bazılarında genetik mutasyonlara (genlerdeki değişikliklere) neden olabilir. Bu mutasyonlar, bu yumurtalardan doğan çocukta sağlık sorunlarına neden olabilir. Kemoterapiyi tamamladıktan sonra hamile kalmaya çalışmadan önce en az 1 yıl beklenmelidir, böylece vücudun hasarlı yumurtaları temizlemeye zamanı olur. Kemoterapi ve diğer bazı kanser tedavileri büyüyen embriyoya veya fetüse zarar verebilir. Bu tedavilerden birini kullanırken hamile kalınırsa düşük yapma ihtimali yüksektir veya çocukta doğumsal kusurlar olabilir. Her ilacın vücuttan temizlenmesi farklı bir süre alır; bu nedenle beklenilmesi gereken süre, uygulanan tedavinin türüne bağlıdır. Tedavisi kesilirse, çocuk doğduktan sonra veya emzirmeyi bıraktıktan sonra tedaviye yeniden başlanılmalıdır.
5-) Ailesinde meme kanseri öyküsü olan kadınlar korunma amaçlı nasıl bir yol izlenmeli?
Yakın akrabalarında meme kanseri tanısı olan kadınların bu hastalığa yakalanma riski daha yüksektir. Birinci derece bir kadın akrabanıza (kız kardeş, anne, kız) meme kanseri tanısı konmuşsa riskiniz iki katına çıkar. Birinci derece akrabalardan ikisinde teşhis konmuşsa riskiniz ortalamanın 5 katıdır. Bazı durumlarda ailede güçlü meme kanseri öyküsü BRCA1 veya BRCA2 geni gibi yüksek meme kanseri riskiyle ilişkili anormal bir gene sahip olmakla bağlantılıdır. Bu yüzden meme kanserine yakalanma riskinin yüksek olduğu düşünülen kişilere genetik danışmanlık mutlaka önerilmelidir.
Bu bireylere sağlıklı kiloyu korumak, düzenli egzersiz yapmak, alkolü sınırlamak, sağlıklı yiyecekler yemek, sigara içmemek gibi yaşam tarzı değişiklikleri önermektedir. Bu yaşam tarzını benimsemelerinin yanı sıra, ailesinde meme kanseri öyküsü olan kadınlar için hormonal tedavi ilaçları ve risk azaltıcı cerrahi gibi başka risk azaltma seçenekleri de vardır. Ayrıca hastaya, doktoru ile iletişime geçmesi, mutlaka kişiye özel ve uygun bir tarama programına girmesi önerilmektedir.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Kadınların Meme Kanserinde En Merak Ettiği 5 Nokta yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Geçmişte sokak sütçülerinin evlerin kapısına getirdiği ve güğümlerinden sürahilere boşalttığı dönem artık pek çoğumuz için nostaljik bir anı olsa da, çiğ süt tüketimi yaygınlığını koruyor. Ancak dikkat! Bazı hijyenik koşullara uyulmadığında tüketilen çiğ süt ciddi enfeksiyonlara hatta hayati riske yol açabiliyor! Acıbadem Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Altunizade Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Sesin Kocagöz “Yapılan çalışmalar; çiğ sütün gerekli koşullar sağlanmadan tüketilmesinin bazı kişilerde böbrek yetmezliğinden felce dek çok ciddi hatta yaşamı tehdit eden hastalıklara neden olabildiğini gösteriyor” diyor. Prof. Dr. Ayşe Sesin Kocagöz, herhangi bir ısıl işlem uygulanmadan satılan sütlerin tüketimi hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Kocagöz “Çiğ süt zararlı mikroplar taşıyabileceği için insan sağlığına riskini ortadan kaldırmak ve mikrobiyolojik güvenliğini sağlamak amacıyla kaynatma, pastörizasyon ve sterilizasyon gibi işlemlerle mikroplar yok edilir. Sağlık riskleri nedeni ile Dünya Sağlık Örgütü insanların çiğ süt veya çiğ süt ürünlerinin (taze, yumuşak peynir çeşitleri, dondurma, yoğurt) bu tip işlemlere girmeden tüketilmemesini önermektedir. Genel anlamda kaynatma işlemi ev ortamında çiğ sütlere uygulanır. Kaynatma süresi süt içindeki mikrop ve mikroplardan gelen toksinleri yok etmek için en az ortalama 15-20 dakika olmalıdır” diyor.
Çiğ süt; Salmonella, E.col ve toplumda isimleri bilinmeyen birçok tehlikeli bakteriler içerebilir. H5N1 (kuş gribi) virüsüyle enfekte ineklerden alınan çiğ sütte bu virüsün bulunduğu tespit edilmiştir. Çiğ süt ve çiğ süt ürünleri (peynir, kaymak, dondurma vb) özellikle toksoplazma enfeksiyonu açısından da ciddi risk taşır ve gebelere bulaştığında bebekte kalıcı hasarlara yol açma riski taşır. Seyahatlerde de bu tür gıdalar, bulaşıcı hastalıklar açısından önemli bir risk oluşturur.
Çiğ sütün; hayvanın sağılmasından sütün şişelenme işlemine ve tüketiciye ulaştırılmasına dek tüm aşamalarda mikrop taşıma riskini ortadan kaldırarak sağlığa zarar vermesini önlemek için soğuk zincire çok önem verilmelidir. Bu nedenle sütün sağılmasından sonra en kısa zamanda soğuk zincir sistemine girmesi gerekmektedir. Bu süre en fazla ilk 4 saattir.
Çiğ sütteki bakteriler; çiğ süt içen veya çiğ sütten yapılmış yiyecekler tüketen herkesin sağlığını ciddi şekilde etkileyebilir. Bazı insanlar çiğ sütteki bakterilerden dolayı hastalıkları karın ağrısı, kusma, bazen kanlı ishal, ateş, baş ağrısı ve vücut ağrısı gibi şikayetlerle geçirse de, bazılarında ölüme bile neden olabilir. Bu grup bireyler şunlardır: Hamileler, 5 yaş altı çocuklar, 65 yaş üstü yaşlılar, bağışıklık sistemleri zayıflamış kişiler, kalp ve böbrek hastalıkları ve diyabeti olanlar ile HIV enfeksiyonu veya organ nakli alıcıları.
Toplumumuzda pek çok kişi pastörizasyon işleminin, süte zarar verdiğini ve besin değerini azalttığını, çiğ sütün güvenli ve daha sağlıklı olduğunu düşünüyor. Oysa bu düşüncenin doğru olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ayşe Sesin Kocagöz şöyle konuşuyor: “Pastörizasyon işlemi sütteki zararlı mikroorganizmaları yok ederken, bu süreçlerde sütün besleyici değerinde değişikliğe neden olmaz! Vitamin ve besleyici protein değerinin düşmesi kaygı duyulacak kadar anlamlı miktarlarda değildir. UHT süt de; yüksek ısı derecesiyle çiğ sütün kimyasal, fiziksel ve duyusal özelliklerinde en az değişikliğe yol açarak, bozulma yapabilen tüm mikropların UHT (Ultra High Temperature) işlemi ile yok edilmesidir. Yüksek ısı uygulanması sırasında sütte saptanan besin değerlerindeki değişimler (örneğin vitamin) gıda etkinliği açısından önemsiz düzeyde düşüktür. Sonuç olarak bu işlemler ile mikroorganizma riski olmadan besin değeri korunmuş olmaktadır.”
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Çiğ süt hakkında bilinmesi gereken 5 önemli nokta! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Alışkanlıklar doğrudan etkiliyor!
Fibromiyalji genetik etkenlerin yanı sıra, çoklu vitamin eksiklikleri ve hormonal değişikliklerle ortaya çıkabilirken, günlük yaşamda bazı yanlış alışkanlıklar da hastalığa zemin hazırlayabiliyor ya da doğrudan ağrıları tetikliyor. Özellikle; az uyumak, egzersizde aşırıya kaçmak, sigara içmek, gün boyu masa başında bilgisayar karşısında mola vermeden/bel ve sırtı rahatlatmadan çalışmak, rutubetli ve soğuk ortamlarda kalmak, stresi yönetememek ve sağlıksız beslenmek bu hataların başında geliyor.
Stresle yakından ilgili!
Hastaların en çok boyun, sırt ve bel ağrılarından şikayet ettiklerini belirten Prof. Dr. Ece Aydoğ “Ağrılar bazen belin aşağısı ya da yukarısı, bazen vücudun sağ ya da sol yarısı, bazen de tüm vücutta hissediliyor. Hastalarımız ağrıların genellikle stresle tetiklendiğini belirtiyor ki, yapılan araştırmalar da stresin fibromiyaljiyi tetiklediğini ya da doğrudan hastalığa yol açabildiğini gösteriyor. Stresi azaltmak, hiç değilse yönetmeyi öğrenmek, depresyonla başa çıkabilmek, gerekirse uzman desteği almak bu ağrıların azalmasında önemli rol oynuyor” diyor.
Tedaviyi mutlaka doktor yapmalı!
Fibromiyalji hayatı tehdit eden bir hastalık değil ancak yaşam kalitesini çok büyük ölçüde düşürüyor. Fibromiyaljinin tedavi edilmediğinde; kişinin hem evde hem işteki konsantrasyonunu bozduğunu, günlük yaşam aktivitelerini kısıtladığını belirten Prof. Dr. Aydoğ, tedavinin mutlaka doktor tarafından yapılması gerektiğini vurgulayarak sözlerine şöyle devam ediyor: “Fibromiyalji tedavisi zor olan; iltihabi, romatizmal olmayan kronik, tekrarlayıcı bir hastalıktır. Tedavi süreci mutlaka doktor kontrolünde ilerletilmelidir. Yanlış ve gereksiz tedaviler hastalığın daha komplike hale gelmesine neden olur, maddi ve manevi kayıplarla sonuçlanır.”
Tek başına ilaç tedavisi yetersiz kalıyor!
Fibromiyaljinin tedavisi; ilaçla ve ilaç dışı yöntemlerle yapılıyor. Prof. Dr. Ece Aydoğ, hastalığın tedavisinde tek başına ilaç kullanımının yeterli olmadığını belirterek “Şikayetlerinize göre en uygun ilaç tedavisi doktorunuz tarafından planlanacaktır. Tek başına ilaç tedavisi yetersiz kalmaktadır. İlaç dışı tedaviler egzersiz (aerobik egzersizler, kas kuvvetlendirme egzersizleri, su içinde yapılan egzersizler, gurup çalışmaları), uyku terapileri, stres yönetim terapileri vb içermektedir. Her birey farklı olduğundan fibromiyaljinin tek bir tedavisi yoktur. Tedavi adım adım olmalıdır” diyor.
Bu önlemlerle korunabilirsiniz!
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Ece Aydoğ, “fibromiyaljiden korunmak için; düzenli egzersiz yapmak, yüzme, yürüyüş, bisiklet gibi düşük etkili aeorobik egzersizler tercih etmek faydalıdır. Yoga da beyin ve vücut arasındaki iletişimi düzenleyerek korunmaya destek sağlar. Yeterli ve kaliteli uyumak, sağlıklı beslenmek, sigaradan uzak durmak, masa başında sağlıklı duruşa sahip olmak, bilgisayar karşısında uzun süre kesintisiz çalışmayıp ara ara mola vermeyi ihmal etmemek, stresi yönetmeyi öğrenmek ve bazı gevşeme tekniklerinden faydalanmak da fibromiyaljiden korunmada önemli unsurlardır” diyor.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Fibromiyaljide dikkat edilmesi gereken 5 önemli nokta! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Doğru bir beslenme planı oluşturulmalı
Obezite ameliyatı sonrası doğru bir beslenme planı oluşturulmazsa yeniden kilo alımı kaçınılmaz olur. Ameliyat sonrası ilk bir ay; sıvı ve yumuşak gıdalar tüketilmelidir. Öğünlerin küçük porsiyonlarla, yavaş tüketilmesi ve her lokmanın iyice çiğnenmesi şarttır. Yüksek kalorili, yağlı veya şekerli gıdalardan uzak durulmalı, protein ağırlıklı bir diyet uygulanmalıdır. Hastaların bu süreçte bir beslenme uzmanıyla çalışması, vitamin-mineral dengesinin sağlanması ve sürdürülebilir bir beslenme alışkanlığı kazanılması açısından önemlidir.
Yeterli ve dengeli sıvı tüketimi sağlanmalı
Ameliyat sonrası vücudun sıvı ihtiyacı artar, çünkü sıvılar, kilo kaybı sürecinde metabolizmanın doğru çalışmasını destekler. Ancak yapılan çalışmalara göre, hastaların yüzde 25’i yeterli sıvı tüketimini ihmal etmektedir. Günde en az 1,5-2 litre su tüketimi önerilirken, asitli içeceklerden ve fazla şeker içeren sıvılardan kaçınılmalıdır. Ayrıca, yemeklerle birlikte sıvı tüketimi mideyi aşırı doldurabilir ve sindirim üzerine olumsuz etkileri olabilir. Yemeklerden en az 30 dakika önce veya sonra sıvı alınmalıdır. Sıvı tüketimindeki bu düzen, mide kapasitesinin korunması ve dehidrasyon (susuzluk) riskinin azaltılması açısından kritiktir.
Hareketsizlikten kaçının
Cerrahiden sonra fiziksel aktivite hem kilo kaybını hızlandırır hem de vücudun kas-yağ dengesini korumasına yardımcı olur. Obezite cerrahisi sonrası ilk 6 ayda düzenli egzersiz yapan hastaların yüzde 85’inde daha başarılı kilo kaybı ve kas kütlesi korunumu gözlenmiştir. İlk haftalarda yürüyüş gibi düşük yoğunluklu aktivitelerle başlanmalı, ilerleyen dönemde günde en az 30 dakika kas ve direnç egzersizleri gibi daha yoğun programlara geçilmelidir. Egzersizin, ameliyat sonrası kilo kontrolünü sağlamakla birlikte stres ve anksiyete yönetiminde de etkili olduğu kanıtlanmıştır.
Vitamin ve Mineral Takviyelerine dikkat edin
Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici “Obezite cerrahisinde, özellikle emilim bozucu tekniklerin kullanıldığı operasyonlarda, vitamin ve mineral eksiklikleri yaygın görülmektedir. Bilimsel makaleler, ameliyat sonrası yeterince takip edilmeyen hastaların çok önemli bir kısmında B12 vitamini eksikliği ve demir eksikliği olduğunu belirtmektedir. Bu durum, kansızlık, yorgunluk ve bağışıklık sistemi zayıflığı gibi sorunlara yol açabilir. Bu nedenle, demir, B12 vitamini, D vitamini ve kalsiyum başta olmak üzere multivitamin ve mineral takviyelerinin, doktor önerisiyle düzenli şekilde alınması zorunludur. Düzenli takiplerle kan değerlerinin kontrol edilmesi, eksikliklerin zamanında tespit edilmesini sağlar ve uzun vadeli problemlerin önüne geçer” diyor.
Gerekirse psikolojik destek almaktan kaçınmayın
Obezite cerrahisi, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir dönüşüm sürecidir. Ameliyat sonrası hastaların yüzde 20’sinde depresyon veya anksiyete semptomları görülebilir. Bu nedenle, cerrahiden sonra psikolojik destek almak, hastaların yeni yaşam tarzlarına uyum sağlamasında büyük rol oynar. Ayrıca, ameliyat sonrası sosyal çevrenin desteği de motivasyonu artırır. Aile bireyleri ve arkadaşlar, bu süreçte destekleyici bir tutum sergileyerek hastanın hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırabilir.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Obezite ameliyatı sonrası ihmale gelmez 5 önemli nokta! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Sigara KOAH’ya yol açan en temel etken!
KOAH oluşumuna neden olan en önemli risk faktörü tütün ve tütün ürünleridir. KOAH hastalarının yaklaşık yüzde 80’i sigara içen kişilerdir. Sigara, nargile, puro, pipo gibi ürünler KOAH gelişimine neden olmaktadır. Son yıllarda özellikle gençler arasında kullanımı hızla yaygınlaşan elektronik sigarada çok ciddi bir diğer tehlikedir Gebelikte sigara içilmesi ise anne karnındaki bebek için de doğrudan risk oluşturmaktadır. Sigara içen annelerde erken doğum, bebeklerde düşük doğum ağırlığı daha sıktır, ayrıca akciğer gelişimi olumsuz etkilenir ve akciğer enfeksiyonları daha sık görülür. Bu bebeklerin ileri yaşlarda beklenen akciğer fonksiyonlarına ulaşmaları zorlaşmaktadır.
Pasif içicilik de çok ciddi risk oluşturuyor!
Sigara yalnızca içeni değil aynı ortamda bulunan diğer insanları da riske atmaktadır. Sigara dumanı, zararlı gaz ve parçacıklar hava yollarında (bronşlarda) daralma, akciğer dokusunda harabiyet ve hava keseklerinde (alveollerde) genişleme gibi yapısal değişikliklere neden olmaktadır. Sigara içmeyenlerin, sigara içilen ortamdaki dumana maruz kalması ‘pasif sigara dumanı maruziyeti’ olarak tanımlanır. Pasif sigara dumanı maruziyeti olan kişilerde KOAH gelişme riski artmaktadır. Bu nedenle tütün ve tütün ürünleri içilen ortamlardan uzak durmak son derece önemlidir.
Duman, gaz ve toza maruz kalmak KOAH nedeni!
İç ortamdaki hava kirliliği KOAH için önemli bir risk faktörüdür. Evlerde ısınma ve pişirme amacıyla kullanılan odun, kömür ve çalı, çırpı, bitki sapları, hayvan gübresi, tezek gibi organik yakıtlardan (biomass) çıkan duman ve zararlı parçacıklar, sigara içmeyenlerde görülen KOAH’dan büyük oranda sorumludur. Özellikle düşük gelir düzeyine sahip toplumlarda biomass kullanımı çok yaygındır. Dünya genelinde yaklaşık 3 milyar kişi evinde biomass ve kömür kullanmaktadır. Maden işçiliği, metal işçiliği, odun/kâğıt üretimi, çimento, tahıl, tekstil işçiliği KOAH riskinin arttığı meslekler arasındadır. Bu kişiler sigara içmedikleri halde KOAH riski taşımaktadır. Ayrıca yapılan araştırmalarda; hava kirliğinin arttığı dönemlerde KOAH hastalarında akut alevlenme ve ölüm oranlarının da arttığı gösterilmiştir.
Bu belirtilerle kendini gösteriyor!
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “KOAH hastalarında en sık görülen belirtiler; nefes darlığı, öksürük ve balgamdır. Şikayetler sinsi bir şekilde başlar ve giderek şiddetlenir. Nefes darlığı; hastalığın erken dönemlerinde sadece efor sırasında ortaya çıkmakta iken, hastalık ilerledikçe hastalar konuşurken bile nefes almakta zorlanmaya başlar, sık sık nefes darlığı atakları nedeniyle hastaneye yatmak zorunda kalırlar. Sigara içen bir kişide özellikle öksürük, balgam şikayeti varsa, nefes almakta zorlanıyorsa KOAH’dan şüphelenilmelidir” diyor. KOAH tanısında hastanın şikayetleri, risk faktörlerinin varlığı ve fizik muayene bulgularının önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Sevim, kesin tanı için ‘Solunum Fonksiyon Testi’ ve ‘Nefes Ölçüm Testi’ yapılması gerektiğini, bu testlerin hava yollarındaki daralmayı gösterdiğini söylüyor.
Tedavide bu kurallara uyulması şart!
KOAH ilerleyici ve kalıcı bir hastalık olsa da, son yıllarda teknoloji ve tıptaki gelişmeler sayesinde tedavi edilebilir bir hastalıktır. Tedavi ile KOAH hastalarının şikayetleri, akut atak sıklığı ve ağırlığı azalır, hastanın yaşam kalitesi artar. Doç. Dr. Tülin Sevim “Tedavide en önemli adım, sigara, tütün ürünleri ya da elektronik sigaranın bırakılmasıdır. Ayrıca hastalar sigara içilen ortamlarda bulunmamalı, hava kirliliğinin yoğun olduğu yerlerde sokağa çıkılmamalıdır. Akciğer enfeksiyonlarından korunmak için grip ve zatürre (pnömoni) aşıları düzenli olarak yapılmalıdır. KOAH’da solunum yollarını genişletmek ve hastanın şikayetlerini azaltmak için belli cihazların yardımıyla solunum yoluyla uygulanan nefes açıcı ilaçların doğru ve düzenli kullanılması çok önemlidir. İlaçlar dışında hastalığın ilerleyen dönemlerinde evde sürekli oksijen veya solunum cihazlarının kullanılması da gerekebilir. Bunların dışında, hastaların doktorlarının önerdiği şekilde düzenli egzersiz yapması, sağlıklı beslenmesi, akciğer rehabilitasyon programlarına katılması tedavinin önemli bir parçasıdır” diyor.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
KOAH Hakkında Bilinmesi Gereken 5 Önemli Nokta yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>