?>
?>
Kadıköy Belediyesi uzun yıllardır düzenli olarak gerçekleştirdiği “Sağlıklı Beslenme” seminerleriyle, Dr. Rana Beşe Sağlık Polikliniği’nde bulunan diyetisyenlik hizmetleriyle ve parklarda organize ettiği sabah sporlarıyla, sağlıklı beslenme ve hareketin önemi konularında Kadıköylüleri bilinçlendiriyor. Belediye, obezite ile mücadele konusunda toplumu bilinçlendirmek ve sağlıklı yaşamı teşvik etmek amacıyla “Farkındalık Yürüyüşü” gerçekleştirdi. 4 Mart Dünya Obezite Günü’nde Fenerbahçe Dalyan Sahili’nden başlayan yürüyüş Caddebostan Etkinlik Alanı’nda Zumba etkinliği ile sona erdi. Yürüyüşe Kadıköy Belediye Başkanı Mesut Kösedağı, eşi Nihal Kösedağı, Kadıköy Belediyesi Meclis Üyeleri, Kadıköy Belediyesi Gönüllüleri ve Kadıköylüler katıldı.
Obezitenin en büyük nedenlerinden birinin hareketsiz yaşam biçimi olduğunu vurgulayan Kadıköy Belediye Başkanı Mesut Kösedağı; “Kadıköylü komşularımız ile güzel bir yürüyüş yaptık, gönül ister ki her gün yürüyelim. Çünkü Türkiye Avrupa’da Obezite’de birinci sırada. O yüzden hepimizin spor yapması, hareket etmesi ve çevremizdeki komşumuzu da ailemizi de bu konuda teşvik etmesi gerekiyor. Artık Yeni Dünya düzeninde çocuklarımız, evcil hayvanlarımız ve bizler obezite sorunuyla ciddi olarak karşı karşıyız. Teknoloji çok ilerledi birçok işimizi bilgisayar, telefon ve tablet ile oturarak yapabiliyoruz ama bu bizim hareket etme gerekliliğimizi ortadan kaldırmamalı. Obeziteyi engellemenin tek yolu doğru, sağlıklı beslenme ve hareket etme. O yüzden her fırsatta hava güzel ya da kötü diye bakmadan gerekiyorsa evimizde, gerekiyorsa bahçemizde, parklarımızda hareket etmemiz gerekiyor. Bugün Dünya Obezite Günü, biz de Kadıköy Belediyesi olarak bu güne dikkat çekmek amacıyla farkındalık yürüyüşümüzü gerçekleştirdik.” dedi. Yürüyüş, Caddebostan Sahili’nde gerçekleşen zumba etkinliği ile sona erdi.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Kadıköy Belediyesi’nden Dünya Obezite Günü’nde Farkındalık Yürüyüşü yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kalp damar hastalıkları başta olmak üzere çeşitli ciddi rahatsızlıklara neden olan, küresel sağlık sorunu obezitenin görülme sıklığı 1975’ten bu yana üç katına, Türkiye’de ise yüzde 30’lara kadar ulaşmış durumda…Yüksek kalori içeren; işlenmiş, endüstriyel gıda tüketiminin, porsiyon boyutlarının, fiziksel hareketsizliğin, psişik/fiziksel stresin artması obezite oranlarının yükselmesinde önemli rol oynarken; genetik yatkınlığın yanı sıra son yıllarda yapılan araştırmalar da obezitenin nesilden nesle aktarımına sebep olarak “Epigenetik Etki”ye işaret ediyor. Yarattığı sağlık sorunlarına ek olarak sağlık hizmeti harcamalarının da artmasına neden olan obezite, ABD verilerine göre, hekim ziyaretlerinin ve ayakta tedavi masraflarının yüzde 27’sini, yatarak tedavi masraflarının yüzde 46 ve reçeteli ilaç harcamalarının ise yüzde 80’ini oluşturuyor. Buna karşın son yıllarda obezite tedavisinde kullanılan medikal tedavi seçenekleri hızla artıyor. Bu seçeneklerin tedavi başarısını artıran etkin bir yaklaşım olduğunu söyleyen Liv Hospital Vadistanbul Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Berçem Ayçiçek, obezite ilaçlarından beklenenler arasında, dozla ilişkili olarak etkili kilo kaybı sağlamaları, hedeflenen kilonun sürdürülebilirliğini desteklemeleri ve uzun süreli kullanımda güvenilir olmalarının bulunduğunu belirtiyor. Aynı zamanda, bu ilaçların tolerans geliştirmemesi, kötüye kullanım veya bağımlılık riskine neden olmaması gibi özelliklerinin de oldukça önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ayçiçek’e göre bu beklentiler, obezite tedavisinde hem etkinlik hem de güvenlik açısından hasta ihtiyaçlarına uygun ideal tedavi seçeneklerinin belirlenmesinde kritik rol oynuyor.
Kilo kaybını yüzde 24’e kadar artıran ilaçlar mevcut
Obezite tedavisindeki başarı, hastaların kilo kaybı sürecini süreklilikle destekleyen medikal yöntemlerle artırılabiliyor. Küçük oranlardaki kilo kayıplarının (yüzde 5-10) dahi metabolik sağlık üzerinde büyük fark oluşturabileceğini belirten Prof. Dr. Ayçiçek, “Örneğin, semaglutid ve liraglutid gibi GLP-1 reseptör agonistleri, kilo kaybını yüzde 7 ile 17 arasında sağlarken, kan şekeri kontrolü ve kardiyovasküler sağlık üzerinde de olumlu etkiler gösteriyor. GLP-1 reseptör agonistleri, gastrointestinal sistemdeki GLP-1 reseptörlerine bağlanarak, iştahı baskılıyor, mide boşaltımını geciktiriyor ve insülin salgısını artırıyor. Dual agonist ilaçlar dediğimiz ilaçlar, GLP-1 reseptör agonistlerinin yanı sıra başka bir hedefe daha etki ediyor, genellikle GIP (gastrik inhibitör polipeptid) veya GLP-1 kombinasyonunu içeriyor. Tirzepatid bu sınıfta yer alıyor ve klinik araştırmalarda kilo kaybı oranlarını yüzde 20’ye kadar yükselttiği gözlemleniyor. Ayrıca, kardiyovasküler sağlık üzerinde de fayda sağladığı görülüyor. Çok yakın zamanda tedavi seçeneklerimiz arasına girmesini beklediğimiz Triple agonistler, GLP-1, GIP ve glucagon gibi üç reseptör üzerinde etkili olup, kilo kaybı artırıcı etkisi ile şu ana kadar ki medikal tedaviler içinde listenin en üst sırasına yer alacağa benziyor. Retatrutid, bu gruptaki yeni ilaç ve klinik denemelerde (Faz 1-2) oldukça umut verici sonuçlar ortaya koyuyor. Kilo kaybını yüzde 24’e kadar artırdığı gözlemlenen bu ilaç, insülin salgısını artırarak glikoz kontrolünü desteklerken, yağ metabolizmasını da iyileştiriyor” dedi.
Hangi durumlarda GLP-1 reseptör agonistleri kullanılmamalı?
GLP-1 reseptör agonistleri, bazı durumlarda güvenli olmayabiliyor ve kullanılmaması gerekiyor. Bu durumları gebelik, pankreatit öyküsü, medüller tiroid kanseri öyküsü, kolelitiazis (safra taşı), ve ağır böbrek yetmezliği olarak sıralayan Prof. Dr. Ayçiçek, bu tür klinik tabloların, tedavi riskini artırabileceğinden, hastanın durumu dikkatlice değerlendirilerek alternatif tedavi seçeneklerinin tercih edilmesi gerektiğini kaydediyor. GLP-1 ilaçlarının diyabeti olan ve göz problemi yaşamış kişilerde dikkatle kullanılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Ayçiçek sözlerine şöyle devam etti: “Kan şekerini hızlı düşürmek, gözdeki sorunları kötüleştirebilir. Bu ilaçlar tedavi için etkili olabilir ama karar verirken hem yararları hem de riskleri iyi değerlendirmek gerekir. Özetle, şu durumda ‘yavaş ve dikkatli ilerlemek’ göz sağlığını korumak için önemlidir. Semaglutid’in, gözde sinir hasarına yol açabilen Non-Arteritik Anterior Ischemic Optic Neuropathy (NAION) riskini artırdığına dair bazı yayınlar mevcut. JAMA’daki çalışmada, bu riskin yüzde 7,5 olduğu bildirilmiş olsa da verilerin güvenilirliği tartışmalı, çünkü gözlemlenen vakalar çok nadir kalıyor. Yaklaşık 16 bin hasta içinde yalnızca 20 vakadan söz ediliyorsa, bu tür nadir yan etkilerin sıklığını ve etkinliğini tam olarak bilmek oldukça zordur. Retrospektif vaka kontrol çalışmaları gibi bu tür araştırmalarda, veri güvenilirliği bazen sorunlu olabilir. Bu tür araştırmalarda, kontrol grubu seçimi ve demografik eşleştirme süreçleri, sonuçları yanıltıcı hale getirebilir. Bu bakımdan uzun dönemli kanıt düzeyi daha yüksek çalışmalara ihtiyaç olduğu aşikardır.”
Medikal tedaviler cerrahi müdahaleye yakın kilo kaybı sağlıyor
Obezite tedavisinde son yıllarda kullanılan ilaçlar, etkili kilo kaybı sağlama konusunda önemli bir rol oynuyor. Öte yandan bu ilaçların yan etkileri ile ilgili bazı kaygıları gerek doktorların gerekse hastaların dikkatle değerlendirmesi gereken bir konu olduğunu belirten Prof. Dr. Ayçiçek, “Bilimsel çalışmalar, yeni medikal tedavilerin, bariyatrik (obezite) cerrahinin sağladığı kilo kaybına yakın düzeyde olduğuna işaret ediyor. Ancak uzun dönemde gerek bariyatrik cerrahi sonrasında gerekse de medikal tedavilerin uzun süreli kullanımı sonrasında takip ve önlem alınmaz ise mikronütrient eksiklikleri, kas kaybı, psikolojik sorunlar ve kırık riski gibi ciddi bazı yan etkiler meydana gelebiliyor. Örneğin, GLP-1 reseptör agonistlerinin yaygın yan etkileri arasında bulantı, kusma ve karın ağrısı yer alırken, nadiren iskemiye bağlı optik nöropati gibi ciddi komplikasyonlar da görülüyor” diye konuştu.
Obezite tedavisinde, tedavi başarısını sürdürmek ve yan etkileri en aza indirmek için endokrinolog takibin de gerekli olduğunu savunan Prof. Dr. Ayçiçek, bunun nedenlerini de şöyle sıraladı: “GLP-1 reseptör agonistlerinin kullanımı sırasında doktor, tedaviye uyumu artırabilir, yan etkileri takip edebilir ve komplikasyonları önceden belirleyebilir. Uzun dönemde izlem, tedavi sürecinde oluşabilecek sağlık sorunlarına hızlı müdahale edilmesini sağlar. Sonuç olarak, bu ilaç grubunun obezite tedavisindeki etkileri oldukça umut verici olsa da bu tedavi seçenekleriyle ilgili herhangi bir yan etki riski söz konusu olduğunda, hastaların dikkatlice bilgilendirilmesi ve tedavi sürecinin uzman bir hekim gözetiminde sürdürülmesini gerekli kılıyor.”
Obeziteyi engellemek tedaviden daha avantajlı
Obeziteye ilişkin tedavi seçenekleri artıyor olsa da obezitenin önlenmesi, tedaviye kıyasla çok daha avantajlı olmayı sürdürüyor. Erken yaşlarda sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazandırılmasının, fiziksel aktivitenin teşvik edilmesinin ve toplumda obezite farkındalığının artırılmasının hastalığın yükünü azaltmada önemli stratejiler olduğunu belirten Prof. Dr. Ayçiçek, “Sağlıklı gıdalara erişimin kolaylaştırılması, okul beslenme programlarının düzenlenmesi ve fiziksel aktiviteyi artırmaya yönelik şehir planlamaları gibi önlemler obeziteyi önleme çabalarının temel taşlarıdır” şeklinde konuştu.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Obezite Tedavisinde Çığır Açan Gelişme: Medikal Yöntemlerle Yeni Dönem yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Doğru bir beslenme planı oluşturulmalı
Obezite ameliyatı sonrası doğru bir beslenme planı oluşturulmazsa yeniden kilo alımı kaçınılmaz olur. Ameliyat sonrası ilk bir ay; sıvı ve yumuşak gıdalar tüketilmelidir. Öğünlerin küçük porsiyonlarla, yavaş tüketilmesi ve her lokmanın iyice çiğnenmesi şarttır. Yüksek kalorili, yağlı veya şekerli gıdalardan uzak durulmalı, protein ağırlıklı bir diyet uygulanmalıdır. Hastaların bu süreçte bir beslenme uzmanıyla çalışması, vitamin-mineral dengesinin sağlanması ve sürdürülebilir bir beslenme alışkanlığı kazanılması açısından önemlidir.
Yeterli ve dengeli sıvı tüketimi sağlanmalı
Ameliyat sonrası vücudun sıvı ihtiyacı artar, çünkü sıvılar, kilo kaybı sürecinde metabolizmanın doğru çalışmasını destekler. Ancak yapılan çalışmalara göre, hastaların yüzde 25’i yeterli sıvı tüketimini ihmal etmektedir. Günde en az 1,5-2 litre su tüketimi önerilirken, asitli içeceklerden ve fazla şeker içeren sıvılardan kaçınılmalıdır. Ayrıca, yemeklerle birlikte sıvı tüketimi mideyi aşırı doldurabilir ve sindirim üzerine olumsuz etkileri olabilir. Yemeklerden en az 30 dakika önce veya sonra sıvı alınmalıdır. Sıvı tüketimindeki bu düzen, mide kapasitesinin korunması ve dehidrasyon (susuzluk) riskinin azaltılması açısından kritiktir.
Hareketsizlikten kaçının
Cerrahiden sonra fiziksel aktivite hem kilo kaybını hızlandırır hem de vücudun kas-yağ dengesini korumasına yardımcı olur. Obezite cerrahisi sonrası ilk 6 ayda düzenli egzersiz yapan hastaların yüzde 85’inde daha başarılı kilo kaybı ve kas kütlesi korunumu gözlenmiştir. İlk haftalarda yürüyüş gibi düşük yoğunluklu aktivitelerle başlanmalı, ilerleyen dönemde günde en az 30 dakika kas ve direnç egzersizleri gibi daha yoğun programlara geçilmelidir. Egzersizin, ameliyat sonrası kilo kontrolünü sağlamakla birlikte stres ve anksiyete yönetiminde de etkili olduğu kanıtlanmıştır.
Vitamin ve Mineral Takviyelerine dikkat edin
Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici “Obezite cerrahisinde, özellikle emilim bozucu tekniklerin kullanıldığı operasyonlarda, vitamin ve mineral eksiklikleri yaygın görülmektedir. Bilimsel makaleler, ameliyat sonrası yeterince takip edilmeyen hastaların çok önemli bir kısmında B12 vitamini eksikliği ve demir eksikliği olduğunu belirtmektedir. Bu durum, kansızlık, yorgunluk ve bağışıklık sistemi zayıflığı gibi sorunlara yol açabilir. Bu nedenle, demir, B12 vitamini, D vitamini ve kalsiyum başta olmak üzere multivitamin ve mineral takviyelerinin, doktor önerisiyle düzenli şekilde alınması zorunludur. Düzenli takiplerle kan değerlerinin kontrol edilmesi, eksikliklerin zamanında tespit edilmesini sağlar ve uzun vadeli problemlerin önüne geçer” diyor.
Gerekirse psikolojik destek almaktan kaçınmayın
Obezite cerrahisi, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir dönüşüm sürecidir. Ameliyat sonrası hastaların yüzde 20’sinde depresyon veya anksiyete semptomları görülebilir. Bu nedenle, cerrahiden sonra psikolojik destek almak, hastaların yeni yaşam tarzlarına uyum sağlamasında büyük rol oynar. Ayrıca, ameliyat sonrası sosyal çevrenin desteği de motivasyonu artırır. Aile bireyleri ve arkadaşlar, bu süreçte destekleyici bir tutum sergileyerek hastanın hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırabilir.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
Obezite ameliyatı sonrası ihmale gelmez 5 önemli nokta! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Genetik insülin direncinin derecesini belirliyor
Bilimsel adı ‘diabetes mellitus’ olan, diyabet olarak da bilinen şeker hastalığı, pankreasın yeterince insülin üretememesi veya vücudun onu doğru kullanamaması sonucu kan dolaşımında şekerin birikmesine bağlı kanda yüksek şeker varlığı ile karakterize kronik bir hastalıktır. İnsülin direnci ise kas, yağ ve karaciğerdeki hücrelerin pankreas tarafından üretilen insüline iyi yanıt vermemesi sonucu bu hücrelerin kandan glukozu kolayca alamaması durumudur. İnsülin direnci, erişkin nüfusun yaklaşık %25’inde bulunmaktadır. Yaş, kilo, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite (kas kütlesi) ve genetik özelliklerimiz insülin direncinin derecesini belirlemektedir.
Diyabete giden yolda ilk basamak insülin direnci
İnsülin direnci oluştuğunda, pankreas direnci yenmek için daha fazla insülin salgılar, erken dönemde bu durum kilo artışı ile ilişkili olabilmektedir. Salgılanan fazla insülin nedeniyle yemek sonrası kan şekerinde düşmeler görülebilir. Bu durum reaktif hipoglisemi olarak adlandırılır. Tatlı krizleri, yemek sonrası rehavet, ani bastıran uyku vb. belirtiler bu hastalardaki kan şekerinde ani yükselmeler ve düşmelerle ilişkilidir. Uzun dönemde ise fazla insülin salgılandığı için yorulan pankreasın insülin rezervi azalmakta ve önce prediyabet daha sonrada diyabet gelişebilmektedir. Prediyabet başladıktan sonra ortalama 10-12 yılda hastaların %50’sinde, 20 yılda ise hastaların %80’den fazlasında diyabet gelişmektedir. Dolayısıyla insülin direnci, diyabete giden süreçte ilk basamak olarak kabul edilmektedir.
Süreç kısır döngü halinde ilerliyor
İnsülin direnci için en önemli risk faktörü kişinin vücudunda yağ dokusunun fazla olmasıdır. Yani obezite hastalığıdır. İnsülin direnci obeziteyi, obezite ise insülin direncini artırmaktadır. Süreç kısır döngü halinde ilerlemektedir. İnsülin direnci gelişiminde en önemi nedenlerden biri de genetik faktörlerdir. Genetik faktörlerimizi değiştiremeyiz. Ancak beslenme, yaşam tarzı değişikliği, fiziksel aktivite ile daha sağlıklı bir vücuda sahip olmak mümkündür. Böylelikle insülin direncinin gelişmesi ve diyabete yakalanma ihtimali de azalmış olur.
Çocuklarda da diyabet riski artıyor
Son yıllarda ülkemizde ve dünyada çocukluk çağı obezitesinin de görülme sıklığı artmış bulunmaktadır. Bunun sonucunda çocuklarda ve gençlerde önce insülin direnci, daha sonra prediyabet ve Tip 2 diyabet görülme sıklığı artış göstermektedir. Tip 2 diyabet çocukluk ve gençlik döneminde çok nadiren görüldü. Ancak son yıllarda bu yaş gruplarında da Tip 1 diyabetten daha fazla görülmektedir. Diyabetten korunmak için Akdeniz diyetiyle beslenmek önerilmektedir. Akdeniz diyetinin temelini bitkisel gıdalar, tahıllar, meyveler, sebzeler ve baklagiller oluşturmaktadır. Yağ olarak zeytinyağı kullanımı, kırmızı etin sınırlı tüketimi; balık, deniz ürünlerinin ve süt ürünlerinin ise orta düzeyde tüketilmesini içermektedir. Sağlıklı beslenmenin yanı sıra düzenli fiziksel aktivite, stresten uzak durmak, sigara ve alkolden kaçınmak, düzenli uyku ve bol sıvı tüketimine dikkat edilmelidir.
Tip 2 diyabet yavaş ilerleyen kronik sinsi ilerleyici bir hastalıktır. Hastalık ilk yıllarda önemli bir belirti vermeyebilir ancak ilerleyip bulgular ortaya çıktığında genelde çok ilerlemiş olabilmektedir. Dolayısıyla riskli kişilerin belirlenmesi ve düzenli aralıklarla kan şekerinin ölçülmesi erken tanı için önemlidir.
Diyabet pek çok hastalığı çağırıyor
Ailesinde diyabet olanlar, prediyabeti/insülin direnci olan hastalar, obezite hastaları, polikistik over sendromu olan kadınlar, kilolu çocuk doğuran kadınlar, kolesterol yüksekliği olanlar, hipertansiyon hastaları, düzenli egzersiz yapmayanlar, sağlıksız beslenenler ve şehirlerde yaşayanların mutlaka düzenli olarak kan şekerlerinin kontrol edilmesi ve bu gruplara yönelik farkındalık ve tarama programları yapılması gerekmektedir. Diyabetli hastalarda kalp damar hastalıkları çok daha sık görülmekte, böbrek yetmezliği ve diyaliz riski daha yüksek seyretmektedir. Bazı psikiyatrik hastalıklar, uyku problemleri, üreme problemleri, kolesterol yüksekliği, hipertansiyon, inme, karaciğer yağlanması, bazı kanserler de diyabetli hastalarda daha sık görülebilmektedir.
Diyabet günü uzmanları buluşturdu
14 Kasım Dünya Diyabet Günü bu önemli hastalık konusunda farkındalık oluşturulması için büyük önem taşımaktadır. Memorial Sağlık Grubu da bu alanda önemli bir etkinliğe imza attı. Memorial Endokrin Buluşmalarının ilki “Diyabet + Obezite = Diyabezite” konusuyla 14 Kasım Dünya Diyabet Günü özelinde Memorial Şişli Hastanesi’nde Prof. Dr. İbrahim Şahin’in öncülüğünde gerçekleşti. Endokrin ve Metabolik Cerrahi camiasının önde gelen isimlerinin yer aldığı etkinlikte; diyabet hastalığındaki güncel tedaviler, yeni ilaçların varlığı, obezitenin diyabet etkisi üzerinde duruldu ve güncel bilgiler aktarıldı.
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
İnsülin Direnci ve Obezite Kısır Döngüsüne Dikkat! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>