?> ?> tedavisinde arşivleri - Kocaeli Basın https://kocaelibasin.com.tr Yeni Nesil Kocaeli Haber Medyası Sat, 22 Feb 2025 12:41:40 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=7.0 https://kocaelibasin.com.tr/wp-content/uploads/2024/10/cropped-favicon1-32x32.png tedavisinde arşivleri - Kocaeli Basın https://kocaelibasin.com.tr 32 32 Zona tedavisinde aşının önemi https://kocaelibasin.com.tr/zona-tedavisinde-asinin-onemi/ Sat, 22 Feb 2025 12:41:39 +0000 https://kocaelibasin.com.tr/zona-tedavisinde-asinin-onemi/ Zona, suçiçeğine neden olan Varicella-Zoster virüsünün (VZV) latent hale geçtikten sonra yeniden aktifleşmesiyle ortaya çıkan ağrılı ve döküntülü bir hastalıktır.

Zona tedavisinde aşının önemi yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Zona, suçiçeğine neden olan Varicella-Zoster virüsünün (VZV) latent hale geçtikten sonra yeniden aktifleşmesiyle ortaya çıkan ağrılı ve döküntülü bir hastalıktır. Çocuklukta suçiçeği geçiren kişilerde virüs, kranial sinirin duyusal ganglionlarına veya dorsal kök ganglionlarına yerleşerek yıllarca inaktif durumda kalabilir. Bağışıklık sisteminin zayıflaması, yaşlanma, stres veya bazı hastalıklar nedeniyle virüs yeniden aktif hale gelerek zona hastalığını tetikleyebilir. 

Zona hastalığı her yaşta görülebilse de, 50 yaş ve üzerindeki bireylerde daha sık rastlanır. Görülme sıklığı bağışıklık sistemiyle yakından ilişkilidir. Yüksek bağışıklık seviyesini koruyan kişilerde zona nadiren gelişir. 

Zona tipik olarak ateş, halsizlik ve şiddetli ağrı ile ortaya çıkar ve bunu üç ila beş gün içinde cilt lezyonları takip eder. Lezyonlar başlangıçta maküler olarak başlar sonra hızla ağrılı veziküllere dönüşür ve tek bir dermatom içinde dağılır. Ciltte oluşan veziküller genellikle patlar, ülserleşir ve sonunda kabuklanır. Döküntüler kuruyana kadar bu aşama en bulaşıcı dönemdir. Bu aşamada ağrı şiddetlidir ve genellikle ağrı kesicilere yanıt vermez, 2-4 hafta sürebilir. Kronik enfeksiyon, 4 haftadan uzun süren tekrarlayan ağrı ile karakterizedir. Ağrının yanı sıra, hastalar; uyuşma, karıncalanma ve iğnelenme gibi hisler yaşarlar. 

Herpes zoster’in cilt lezyonları herpes simpleks, dermatitis herpetiformis, impetigo, kontakt dermatit, kandidiyazis, ilaç reaksiyonları ve böcek ısırıklarından ayırt edilmelidir. Cilt lezyonları gelişmeden önce meydana gelen ağrı, klinikte çoğu kez kolesistit, renal kolik veya trigeminal nevralji gibi diğer ağrılı hastalıklarla karışabilmektedir. Bu yüzden ağrıyı tanımak ve tedaviyi en kısa sürede başlamak son derece önemlidir.

Komplikasyonları Nelerdir?

Zona hastalığının en yaygın komplikasyonu, döküntüler iyileştikten sonra bile devam eden ve aylarca sürebilen şiddetli sinir ağrısıdır. Bu durum özellikle yaşlı bireylerde daha sık görülür. Diğer komplikasyonlar arasında bakteriyel enfeksiyonlar, görme kaybı (eğer göz çevresinde zona gelişirse) ve nadiren nörolojik sorunlar görülebilir.

Zona Aşısı Kimlere Yapılmalıdır ve Kimlere Yapılmamalıdır?

Zona özellikle ileri yaşlarda ve bağışıklık sistemi zayıf olan bireylerde ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Aşı, hastalığa yakalanma riskini azaltmada ve komplikasyonların önlenmesinde etkili bir yöntemdir. Zona aşısı, genellikle 50 yaş ve üzerindeki yetişkinlere önerilir. Ayrıca, bağışıklık sistemi zayıf olan veya kronik hastalığı bulunan 19 yaş ve üzerindeki bireyler de aşı için adaydır. Daha önce zona geçirmiş olanlar veya suçiçeği aşısı olmuş kişiler de aşı olabilir.

Aşı, şu durumlarda yapılmamalıdır:

Aşının herhangi bir bileşenine karşı ciddi alerjik reaksiyon öyküsü olan kişiler, aktif zona  geçirenler; bu durumda aşılama, iyileşme sonrasına ertelenmelidir. Gebelere veya 4 hafta içinde gebe kalmayı planlayan kadınlara, tedavi edilmeyen tüberkülozlu hastalara, 38,5 derecenin üzerinde ateşi olan  veya ağır şiddette akut hastalığı olanlara ve çocuklarda suçiçeği aşısının yerine yapılmamalıdır. Antiviral tedavi alan kişilerde, aşı uygulanmadan en az 24 saat önce ilaçlar kesilmelidir. Aşıdan en az 2 hafta sonra tedaviye devam edilebilir. 

Kaç Tip Zona Aşısı Vardır ve Hangisi Önerilir?

Günümüzde iki tip zona aşısı bulunmaktadır. Bunların ilki, zayıflatılmış canlı virüs içeren Canlı Zoster Aşısı (ZVL). Bu aşı genellikle 60 yaş ve üzerindeki bireylere tek doz olarak uygulanır. İkincisi ise canlı virüs içermeyen Rekombinant Zoster Aşısı (RZV). Bu aşı ise iki doz halinde uygulanır ve 50 yaş ve üzerindeki bireylere önerilir. İkinci doz, ilk dozdan 2-6 ay sonra yapılır. Bağışıklık sistemi zayıf olan bireylerde de kullanılabilir.

Rekombinant zoster aşısı (RZV), canlı zoster aşısına (ZVL) göre daha yüksek etkinlik ve uzun süreli koruma sağladığı için daha fazla tercih edilmektedir. Ayrıca, canlı virüs içermemesi nedeniyle bağışıklık sistemi zayıf olan bireylerde de güvenle kullanılabilir.

Zona hastalığı geçiren biri tekrar zona olabilir mi? 

Zona hastalığını geçirdikten sonra, yeniden zona geçirme riski bulunmaktadır. Bu nedenle, daha önce zona geçirmiş olsanız bile, zona aşısı olmanızı öneriyoruz. Ancak, aşının hastalığı geçirenlerde ne zaman yapılması gerektiği konusunda net bir görüş yoktur. Genel olarak, aktif zona enfeksiyonu sırasında aşı yapılması önerilmez; iyileşme sürecinin tamamlanması beklenir. Bu süre kişiden kişiye değişebileceğinden, en doğru zamanlamayı doktorunuzla belirlemek önemlidir.        

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

Zona tedavisinde aşının önemi yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Tedavisinde gecikildiğinde ciddi sorunlara neden olabilir! https://kocaelibasin.com.tr/tedavisinde-gecikildiginde-ciddi-sorunlara-neden-olabilir/ Fri, 24 Jan 2025 16:40:17 +0000 https://kocaelibasin.com.tr/tedavisinde-gecikildiginde-ciddi-sorunlara-neden-olabilir/ Bacaklarda gelişen toplardamar hastalığı olan varis modern çağın getirdiği hareketsiz yaşamla birlikte son yıllarda görülme sıklığı giderek artan bir hastalık.

Tedavisinde gecikildiğinde ciddi sorunlara neden olabilir! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Bacaklarda gelişen toplardamar hastalığı olan varis modern çağın getirdiği hareketsiz yaşamla birlikte son yıllarda görülme sıklığı giderek artan bir hastalık. Öyle ki ülkemizde 20-70 yaş arasındaki her 100 kişiden 50’sinde varise rastlanıyor. Yani, bu yaş grubundaki her 2 kişiden 1’i varisten dert yanıyor! Varis hastalığı kadınlarda erkeklere nazaran 4 kat daha fazla görülüyor. Hamilelik ve menopoz döneminde oluşan hormonal faktörler, obezite ve hormon tedavisi, varisin kadınlarda daha fazla görülmesinin temel sebeplerinden.  Varis toplumda kozmetik bir problem olarak düşünülüp estetik kaygılar nedeniyle sorun edilse de aslında bacak sağlığımızı etkileyen önemli bir hastalık. Öyle ki varis ilerledikçe bacaklarda yaşam kalitesini ciddi boyutlarda etkileyebilen ödem, ağrı ve venöz ülser olarak adlandırılan kalıcı yaralara neden olabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can Hastanesi (Kadıköy) Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen, aslında erken tanı ve tedaviyle varisin ilerlemesinin ve geri dönüşümü olmayan sorunların gelişmesinin önlenebildiğine dikkat çekerek, “Üstelik günümüzde endovenöz radyofrekans ile lazer ablasyon tedavi yöntemleri sayesinde hastalar daha  az   ağrı sorunu yaşıyor, daha kısa sürede hastaneden taburcu olabiliyor ve sosyal yaşamlarına daha erken dönebiliyorlar” diyor. 

 

Uzun süre oturmak veya ayakta kalmak tetikliyor!

Ailede varis hastalığı öyküsü olması, 50 yaş üzerinde olmak ve kadın cinsiyeti, varis için değiştirilemeyen risk faktörlerini oluşturuyor. Sabit pozisyonda uzun süre masa başında oturmak veya ayakta kalmak da varis oluşumunu tetikleyebilen önemli faktörlerden.  Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen, bu durumun kanın sirkülasyonunun yavaşlamasına, bacak toplardamarlarında birikmesine ve damar içi basıncın artmasına yol açabildiğine işaret ederek, “Damarlar artan basınçtan dolayı gerilebiliyor ve bu durum toplardamarların duvarlarının zayıflamasına ve damardaki kapakçıkların fonksiyonunun bozulmasına neden oluyor. Sonuçta damar çapının artmasına, giderek büyümesine sebep oluyor ve fonksiyonu bozulmuş, belirginleşmiş varis damarları oluşuyor” diyor.  Kadınlarda hamilelikle beraber kilo artışı, hormonal değişim ve rahmin büyüyerek pelvik toplardamarlar üzerinde yaptığı baskı da varise yol açabiliyor. Yine kadınlarda menopoz dönemlerindeki hormonal değişiklikler de bacak toplardamar duvarı ve basıncı üzerinde etki göstererek varisin gelişimini tetikleyebiliyor.

 Bu belirtiler varsa, dikkat!

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen, varisin belirtilerini şöyle özetliyor:

  • Bacaklarda kılcal damarların belirginleşmesi
  • Bacak yüzeyel toplardamarlarında belirginleşme 
  • Baldır bölgesinde dolgunluk ve ağırlık hissi
  • Bacaktaki belirginleşen toplardamar ağı üzerinde kaşıntı
  • Ayak bileklerinde gün sonunda artan ödem
  • Bacaklarda özellikle baldır bölgesinde gün sonunda gelişen ağrı
  • Bacaklarda özellikle baldır bölgesinde gece oluşan kramplar
  • Ayak bileklerinde ciltte gelişen renk değişikliği

 

Bacaklarda kalıcı yaralar oluşabiliyor!

Varis toplum arasında estetik bir problem olarak görülse de aslında ciddi sağlık sorunlarına  neden olabiliyor. İleri derecedeki varislerin zamanla giderek ilerlemesi durumunda, bacakta özellikle venöz sistem basıncının yüksek olduğu ayak bileklerinde geriye dönüşümü olmayan renk değişiklikleri, ödem ve kanamalı varisler gelişebiliyor. Dahası, en istenmeyen tablo olan ve “venöz ülser” olarak adlandırılan bacakta geçmeyen yaralar oluşabiliyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen, varis hastalığının ileri dönemlerinde görülen bu semptomların hastanın hem tedavi süresini hem de tedavi sonrası iyileşme süresini uzattığını belirterek, “Ayrıca ileri dönem varislerde hastalar tedavilerini olsalar bile ayak bileğinde oluşan renk değişiklikleri ve venöz ülserin neden olduğu skar dokusu geçmeyebiliyor. Oysa varis hastalığı tanısı kolay ve kişiye uygun güncel tedavi yöntemleri ile ilerlemesi önlenebilen bir hastalıktır” diyor.

 

Tedaviden yüksek başarı sağlanıyor!

Tedavi yöntemlerine; varis hastalığının kalsifikasyonuna ve hastanın genel sağlık durumuna göre karar veriliyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen, oldukça başarılı sonuçlar alınan tedavi yöntemlerini şöyle anlatıyor:

Yaşam tarzı değişiklikleri: Kilo kontrolüne dikkat etmek ve düzenli olarak bacak kaslarını çalıştıran egzersizleri yapmak, vücudu saran kıyafetler ile yüksek topuklu ayakkabılardan kaçınmak gibi yaşam tarzında yapılacak olan değişimler hastalığın ilerleme hızını önleyebiliyor.

Medikal tedavi: Kanı kalbe taşıyan toplardamarlarda direnç artıran ilaç gruplarına başvuruluyor.

Varis çorabı: Dıştan kompresyon uygulayarak venöz sistem basıncının azaltılmasına yardımcı oluyor. Kanı kalbe taşıyan toplardamarlarda sirkülasyonu kolaylaştırarak yüzeyel damarların belirginleşmesini, büyümesini ve damarların yetmezlik derecesinin ilerlemesini önleyebiliyor.

Girişimsel tedavi: Fizik muayene ve venöz doppler USG bulgularına göre hastaya özel olarak belirlenen tedavi yöntemi uygulanıyor. 

Cilt yüzeyel damar lezyonlarının tedavisinde lokal olarak iğne radyofrekans tedavisi veya skleroterapi (köpük tedavisi) yöntemlerine başvuruluyor.

Derin venöz sistem yetmezlik tedavisinde, ameliyathane şartlarında, endovenöz radyofrekans/lazer ablasyon yöntemi ile kapalı varis cerrahisinden, stripping yöntemi ile açık varis cerrahisinden faydalanılıyor.

 

Varisi önlemek için 8 etkili kural!

Varis ilerleyici bir hastalık olmasına rağmen alacağınız bazı önlemlerle ilerleme hızını yavaşlatabilir, hatta oluşumunu önleyebilirsiniz.  Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen, varise karşı almanız gereken önlemleri şöyle özetliyor:

  • Bacak kaslarını çalıştıran yüzme ile bisiklete binme gibi egzersizler yapın ve her gün  30-40 dakika tempolu yürüyüşü alışkanlık edinin.
  • Kilo artışı toplardamar sistem basıncı üzerinde yük oluşturduğu için ideal kilonuzda kalmaya özen gösterin. Vücut kitle İndeksi’ni (BMI) 18-24 kg/m2 arasında tutmaya dikkat edin.
  • Bacaklarda ödeme neden olması sebebiyle günlük diyetinizde toplam 5 gramdan fazla tuz tüketmeyin.
  • Günde ortalama 1,5-2 litre su içmeyi ihmal etmeyin.
  • Vücudunuzu saran, sıkı ve sert kumaşlardan oluşan kıyafetlerden kaçının.
  • Baldır kas grubunu kasarak toplardamar sirkülasyonunu bozan yüksek topuklu ayakkabılar giymeyin.
  • Bir saatten fazla aynı pozisyonda hareketsiz kalmayın.
  • Bacaklarda toplardamar sirkülasyonunu düzenlemek için istirahat ederken bacaklarınızı düz uzatarak dinlenin.

 

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

Tedavisinde gecikildiğinde ciddi sorunlara neden olabilir! yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Obezite Tedavisinde Çığır Açan Gelişme: Medikal Yöntemlerle Yeni Dönem https://kocaelibasin.com.tr/obezite-tedavisinde-cigir-acan-gelisme-medikal-yontemlerle-yeni-donem/ Mon, 06 Jan 2025 09:50:10 +0000 https://kocaelibasin.com.tr/obezite-tedavisinde-cigir-acan-gelisme-medikal-yontemlerle-yeni-donem/ Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde hızla yayılan obezitenin ülkemizdeki görülme oranı yüzde 30’lara ulaştı.

Obezite Tedavisinde Çığır Açan Gelişme: Medikal Yöntemlerle Yeni Dönem yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde hızla yayılan obezitenin ülkemizdeki görülme oranı yüzde 30’lara ulaştı. Obezite tedavisi denildiğinde akla ilk gelen cerrahi müdahaleler olsa da son dönemde geliştirilen medikal tedaviler de başarılı sonuçlar veriyor. Kimi medikal tedavilerin kilo kaybını yüzde 24’e kadar çıkardığını hatta kimilerinin bariyatrik (obezite) cerrahinin sağladığı kilo kaybına yakın kayıplara ulaşabildiğinin altını çizen Liv Hospital Vadistanbul Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Berçem Ayçiçek, öte yandan bu tedavilerin yan etkilerine dikkati çekerek “Söz konusu riskler konusunda hastaların dikkatlice bilgilendirilmesi ve tedavi sürecinin uzman bir hekim gözetiminde sürdürülmesi gerekiyor” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kalp damar hastalıkları başta olmak üzere çeşitli ciddi rahatsızlıklara neden olan, küresel sağlık sorunu obezitenin görülme sıklığı 1975’ten bu yana üç katına, Türkiye’de ise yüzde 30’lara kadar ulaşmış durumda…Yüksek kalori içeren; işlenmiş, endüstriyel gıda tüketiminin, porsiyon boyutlarının, fiziksel hareketsizliğin, psişik/fiziksel stresin artması obezite oranlarının yükselmesinde önemli rol oynarken; genetik yatkınlığın yanı sıra son yıllarda yapılan araştırmalar da obezitenin nesilden nesle aktarımına sebep olarak “Epigenetik Etki”ye işaret ediyor. Yarattığı sağlık sorunlarına ek olarak sağlık hizmeti harcamalarının da artmasına neden olan obezite, ABD verilerine göre, hekim ziyaretlerinin ve ayakta tedavi masraflarının yüzde 27’sini, yatarak tedavi masraflarının yüzde 46 ve reçeteli ilaç harcamalarının ise yüzde 80’ini oluşturuyor. Buna karşın son yıllarda obezite tedavisinde kullanılan medikal tedavi seçenekleri hızla artıyor. Bu seçeneklerin tedavi başarısını artıran etkin bir yaklaşım olduğunu söyleyen Liv Hospital Vadistanbul Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Berçem Ayçiçek, obezite ilaçlarından beklenenler arasında, dozla ilişkili olarak etkili kilo kaybı sağlamaları, hedeflenen kilonun sürdürülebilirliğini desteklemeleri ve uzun süreli kullanımda güvenilir olmalarının bulunduğunu belirtiyor. Aynı zamanda, bu ilaçların tolerans geliştirmemesi, kötüye kullanım veya bağımlılık riskine neden olmaması gibi özelliklerinin de oldukça önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ayçiçek’e göre bu beklentiler, obezite tedavisinde hem etkinlik hem de güvenlik açısından hasta ihtiyaçlarına uygun ideal tedavi seçeneklerinin belirlenmesinde kritik rol oynuyor.

Kilo kaybını yüzde 24’e kadar artıran ilaçlar mevcut

Obezite tedavisindeki başarı, hastaların kilo kaybı sürecini süreklilikle destekleyen medikal yöntemlerle artırılabiliyor. Küçük oranlardaki kilo kayıplarının (yüzde 5-10) dahi metabolik sağlık üzerinde büyük fark oluşturabileceğini belirten Prof. Dr. Ayçiçek, “Örneğin, semaglutid ve liraglutid gibi GLP-1 reseptör agonistleri, kilo kaybını yüzde 7 ile 17 arasında sağlarken, kan şekeri kontrolü ve kardiyovasküler sağlık üzerinde de olumlu etkiler gösteriyor. GLP-1 reseptör agonistleri, gastrointestinal sistemdeki GLP-1 reseptörlerine bağlanarak, iştahı baskılıyor, mide boşaltımını geciktiriyor ve insülin salgısını artırıyor. Dual agonist ilaçlar dediğimiz ilaçlar, GLP-1 reseptör agonistlerinin yanı sıra başka bir hedefe daha etki ediyor, genellikle GIP (gastrik inhibitör polipeptid) veya GLP-1 kombinasyonunu içeriyor. Tirzepatid bu sınıfta yer alıyor ve klinik araştırmalarda kilo kaybı oranlarını yüzde 20’ye kadar yükselttiği gözlemleniyor. Ayrıca, kardiyovasküler sağlık üzerinde de fayda sağladığı görülüyor. Çok yakın zamanda tedavi seçeneklerimiz arasına girmesini beklediğimiz Triple agonistler, GLP-1, GIP ve glucagon gibi üç reseptör üzerinde etkili olup, kilo kaybı artırıcı etkisi ile şu ana kadar ki medikal tedaviler içinde listenin en üst sırasına yer alacağa benziyor. Retatrutid, bu gruptaki yeni ilaç ve klinik denemelerde (Faz 1-2) oldukça umut verici sonuçlar ortaya koyuyor. Kilo kaybını yüzde 24’e kadar artırdığı gözlemlenen bu ilaç, insülin salgısını artırarak glikoz kontrolünü desteklerken, yağ metabolizmasını da iyileştiriyor” dedi.

Hangi durumlarda GLP-1 reseptör agonistleri kullanılmamalı?

GLP-1 reseptör agonistleri, bazı durumlarda güvenli olmayabiliyor ve kullanılmaması gerekiyor. Bu durumları gebelik, pankreatit öyküsü, medüller tiroid kanseri öyküsü, kolelitiazis (safra taşı), ve ağır böbrek yetmezliği olarak sıralayan Prof. Dr. Ayçiçek, bu tür klinik tabloların, tedavi riskini artırabileceğinden, hastanın durumu dikkatlice değerlendirilerek alternatif tedavi seçeneklerinin tercih edilmesi gerektiğini kaydediyor. GLP-1 ilaçlarının diyabeti olan ve göz problemi yaşamış kişilerde dikkatle kullanılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Ayçiçek sözlerine şöyle devam etti: “Kan şekerini hızlı düşürmek, gözdeki sorunları kötüleştirebilir. Bu ilaçlar tedavi için etkili olabilir ama karar verirken hem yararları hem de riskleri iyi değerlendirmek gerekir. Özetle, şu durumda ‘yavaş ve dikkatli ilerlemek’ göz sağlığını korumak için önemlidir. Semaglutid’in, gözde sinir hasarına yol açabilen Non-Arteritik Anterior Ischemic Optic Neuropathy (NAION) riskini artırdığına dair bazı yayınlar mevcut. JAMA’daki çalışmada, bu riskin yüzde 7,5 olduğu bildirilmiş olsa da verilerin güvenilirliği tartışmalı, çünkü gözlemlenen vakalar çok nadir kalıyor. Yaklaşık 16 bin hasta içinde yalnızca 20 vakadan söz ediliyorsa, bu tür nadir yan etkilerin sıklığını ve etkinliğini tam olarak bilmek oldukça zordur. Retrospektif vaka kontrol çalışmaları gibi bu tür araştırmalarda, veri güvenilirliği bazen sorunlu olabilir. Bu tür araştırmalarda, kontrol grubu seçimi ve demografik eşleştirme süreçleri, sonuçları yanıltıcı hale getirebilir. Bu bakımdan uzun dönemli kanıt düzeyi daha yüksek çalışmalara ihtiyaç olduğu aşikardır.”

Medikal tedaviler cerrahi müdahaleye yakın kilo kaybı sağlıyor

Obezite tedavisinde son yıllarda kullanılan ilaçlar, etkili kilo kaybı sağlama konusunda önemli bir rol oynuyor. Öte yandan bu ilaçların yan etkileri ile ilgili bazı kaygıları gerek doktorların gerekse hastaların dikkatle değerlendirmesi gereken bir konu olduğunu belirten Prof. Dr. Ayçiçek, “Bilimsel çalışmalar, yeni medikal tedavilerin, bariyatrik (obezite) cerrahinin sağladığı kilo kaybına yakın düzeyde olduğuna işaret ediyor. Ancak uzun dönemde gerek bariyatrik cerrahi sonrasında gerekse de medikal tedavilerin uzun süreli kullanımı sonrasında takip ve önlem alınmaz ise mikronütrient eksiklikleri, kas kaybı, psikolojik sorunlar ve kırık riski gibi ciddi bazı yan etkiler meydana gelebiliyor. Örneğin, GLP-1 reseptör agonistlerinin yaygın yan etkileri arasında bulantı, kusma ve karın ağrısı yer alırken, nadiren iskemiye bağlı optik nöropati gibi ciddi komplikasyonlar da görülüyor” diye konuştu. 

Obezite tedavisinde, tedavi başarısını sürdürmek ve yan etkileri en aza indirmek için endokrinolog takibin de gerekli olduğunu savunan Prof. Dr. Ayçiçek, bunun nedenlerini de şöyle sıraladı: “GLP-1 reseptör agonistlerinin kullanımı sırasında doktor, tedaviye uyumu artırabilir, yan etkileri takip edebilir ve komplikasyonları önceden belirleyebilir. Uzun dönemde izlem, tedavi sürecinde oluşabilecek sağlık sorunlarına hızlı müdahale edilmesini sağlar. Sonuç olarak, bu ilaç grubunun obezite tedavisindeki etkileri oldukça umut verici olsa da bu tedavi seçenekleriyle ilgili herhangi bir yan etki riski söz konusu olduğunda, hastaların dikkatlice bilgilendirilmesi ve tedavi sürecinin uzman bir hekim gözetiminde sürdürülmesini gerekli kılıyor.”

Obeziteyi engellemek tedaviden daha avantajlı

Obeziteye ilişkin tedavi seçenekleri artıyor olsa da obezitenin önlenmesi, tedaviye kıyasla çok daha avantajlı olmayı sürdürüyor. Erken yaşlarda sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazandırılmasının, fiziksel aktivitenin teşvik edilmesinin ve toplumda obezite farkındalığının artırılmasının hastalığın yükünü azaltmada önemli stratejiler olduğunu belirten Prof. Dr. Ayçiçek, “Sağlıklı gıdalara erişimin kolaylaştırılması, okul beslenme programlarının düzenlenmesi ve fiziksel aktiviteyi artırmaya yönelik şehir planlamaları gibi önlemler obeziteyi önleme çabalarının temel taşlarıdır” şeklinde konuştu. 

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

Obezite Tedavisinde Çığır Açan Gelişme: Medikal Yöntemlerle Yeni Dönem yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
“KOAH’ın Tanı ve Tedavisinde Çarpıcı Değişikler Var” https://kocaelibasin.com.tr/koahin-tani-ve-tedavisinde-carpici-degisikler-var/ Tue, 19 Nov 2024 10:30:19 +0000 https://kocaelibasin.com.tr/koahin-tani-ve-tedavisinde-carpici-degisikler-var/ Ülkemizde ve tüm dünyada oldukça yaygın görülen Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının (KOAH) sıklığının artarak devam etmesi önemini de artıyor.

“KOAH’ın Tanı ve Tedavisinde Çarpıcı Değişikler Var” yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Ülkemizde ve tüm dünyada oldukça yaygın görülen Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının (KOAH) sıklığının artarak devam etmesi önemini de artıyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Ü. Seha Akduman, istatiklerin, erişkinlerde her on kişinin ikisinde, sigara içen her dört kişinin birinde KOAH olduğunu gösterdiğini ancak gerçek rakamın bunun çok daha üzerinde olduğunu söyledi. Son yıllarda tüm toplumlarda bu kadar yaygın görülen hastalığın 2024 GOLD Kılavuzunda hem tanı hem de tedavisi ile ilgili oldukça çarpıcı değişiklikler bulunduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Ü. Akduman, önemli açıklamalarda bulundu. 

 

KOAH, kronik bronşit ve amfizem birlikteliği olarak tanımlanıyor. Kronik bronşit, hava yollarımızda tıkanıklık, amfizem ise oksijenlenmenin sağlandığı hava keseciklerinin tahribatı olarak ifade ediliyor. KOAH hastasında bu iki durumun birlikteliği söz konusu.  Hastalık için en önemli risk faktörünün sigara başta olmak üzere tüm tütün ürünlerinin kullanımı olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Ü. Seha Akduman “Sigara ve maalesef elektronik sigara da dahil tüm tütün ürünlerinin yaygınlığının artışı toplum sağlığı açısından yarattığı risk nedeniyle oldukça önem taşıyor.” Dedi.   

Sigaranın dışında KOAH’ın gelişmesini ve hızlandıracak pek çok risk faktörünün de tanımlandığına işaret eden Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Ü. Seha Akduman, “Düşük doğum ağırlığından çocukluk çağında geçirilen virüs enfeksiyonlarına, sürdürülen mesleklerden, beslenme alışkınlıklarına kadar pek çok etken, sigaranın KOAH‘ın risk faktörü olması üzerindeki etkisinin hızlanmasına neden oluyor” diye konuştu. 

 

SIKLIĞI GİDEREK ARTIYOR

KOAH’ın şu anda dünya genelinde yaşam kaybına neden olan hastalıklar arasında dördüncü sırada yer aldığını hatırlatan Dr. Öğr. Ü. Akduman, dünya genelinde her yıl yaklaşık üç milyon kişinin KOAH nedeniyle yaşamını kaybettiğinin tahmin edildiğini söyledi. Hastalığın ülkemizde ve dünyada sıklığının da giderek arttığına dikkat çeken Dr. Öğr. Ü. Akduman, “Erişkinlerde her on kişiden ikisinde, sigara içen her dört kişiden birinde KOAH olduğu düşünülmektedir.  Gerçek rakamların ise bunun çok daha üzerinde olduğu bilinmektedir. Artış beklentisindeki en önemli etkenlerin başında ise yaşlanan dünya nüfusu ve başta tütün dumanı olmak üzere diğer tüm risk faktörlerine maruziyetin artması geliyor.” Diye konuştu. 

 

HASTA YAKINLARI VE SAĞLIK SİSTEMİ İÇİN DE BÜYÜK PROBLEM YARATIYOR

KOAH’ın ilerleyici ve ataklar ile seyreden kronik bir hastalık olduğunu ve bu nedenle tüm sürecin hastayla birlikte ailesi ve yakınlarının da etkilendiğini hatırlatan Dr. Öğr. Ü. Akduman, sözlerine şöyle devam etti: “Ataklar, rutinde olan nefes darlığı, hırıltı ve balgam miktarında artış olarak tanımlanır. Ancak alevlenmeler hafif ve yoğun bakım gereksinimi olacak kadar şiddetli olabilir. Şiddetli alevlenmeler uzun hastane ve yoğun bakım yatışı gerektirebilir. Dolayısıyla bu süreç hasta yakınları ve sağlık sistemi açısından da ciddi bir problem yaratıyor.”

 

RİSK FAKTÖRLERİNE MURUZİYET ANNE KARNINDA BAŞLIYOR

“Akciğer gelişiminin anne karnında başladığını ve bebeğin özellikle sigara dumanına maruz kalması akciğer gelişimini bozar. Doğumda düşük doğum ağırlığına sahip bebeklerin KOAH olma riski diğer bireylere göre daha sıktır.” Dr. Öğr. Ü. Akduman, sözlerine şöyle devam etti: 

 “Her ne kadar KOAH için ana risk faktörlerinin başında tütün dumanı ve diğer solunan toksik partikül ve gazlara maruz kalmak gelse de son yapılan araştırmaların KOAH’ın rahimde başlayıp bebeklik ve ergenlik döneminde devam eden ve ömür boyu süren genetik ve çevresel risk faktörlerinin bir kombinasyonundan kaynaklandığını gösteriyor.”

 

HER TEDAVİNİN BİREYSELLEŞTİRİLMESİ GEREKİYOR

KOAH’ın nefes darlığı, kronik balgam üretimi ve öksürük gibi belirtilerle kendini gösteren önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Ü. Akduman, “Son yıllarda tüm toplumlarda bu kadar yaygın görülen hastalığın GOLD 2024 (Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease) Kılavuzunda hem tanı hem de tedavisi ile ilgili oldukça çarpıcı değişiklikler bulunmaktadır. Her hastada bronşit ve amfizem farklı düzeyde bulunmaktadır ve her hastanın tedaviye yanıtı farklıdır. Bu farklıklar nedeniyle artık heterojen bir hastalık olarak kabul edilir ve her kişinin tedavisi bu farklılıklara uygun tedavi edilmelidir. Tedavide başarının en önemli unsurlarından biri her hastanın tedavisinin baskın patolojiye yönelik tercih edilmesidir. Artık KOAH heterojen dediğimiz bir hastalık olarak tanımlanmakta ve her tedavinin bireyselleştirilmesi gerektiğinin altı çizilmektedir” diye konuştu. 

 

TANI VE TEDAVİ KLAVUZLARINDAN DEĞİŞİKLİK VAR

Her yıl güncellenen KOAH kılavuzunda bir önceki yıllardan farklı olarak tanı, evreleme ve tedavi önerilerinde çarpıcı değişiklikler yapılmıştır. Dr. Öğr. Ü. Seha Akduman, dünya genelinde kabul edilen ve uygulamaya başlanan bu değişikler konusunda şu bilgileri verdi: “2024 yılına kadar dört evreden oluşan KOAH şu an artık üç evrede kabul edilmekte, tedavi şekilleri de bu üç evre göz önünde bulundurularak yapılmaktadır. Sigaranın bırakılması, hava yollarında tıkanıklığın açılmasını sağlayan bronkodilatör ilaçların düzenli kullanılması, aşıların yapılması, solunum egzersizleri, CPAP/BIPAP dediğimiz basınçlı cihazların verilmesi, oksijen tedavisinin eklenmesi gibi tedavilerin yaşam kayıplarını azalttığını biliyoruz.  Bunun yanında influenza aşısı dediğimiz grip aşısının, uygun ilaçların hastanın yaşam kalitesini arttırdığı ve alevlenmelerin önüne geçerek yaşam kayıplarını azalttığı konusundaki görüşler netliğe kavuşmuş durumda. KOAH hastalarında zaten grip ve zatürre aşısını özellikle öneriyorduk ama bu rehber gösteriyor ki özellikle ileri yaşlı KOAH’lı gruplarda influenza aşısının ömrü uzattığı ispatlanmıştır.”

 

AŞILAMA PROGRAMLARINDA DA DEĞİŞİKLİKLER YAPILDI

Bu güncel rehber ile aşılama programında da değişikliğe gidildiği bilgisini veren Dr. Öğr. Ü. Akduman, konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Değişikliklerden birisi Tdap (Tetanoz-Difteri- Boğmaca) ve Zona aşısı uygulamasıdır ki ülkemizde de uygulanmaya başlandı. Hastalar daha önce bu aşıları yaptırmadıysa ya da yaptırdığından emin değilse yapılması öneriliyor çünkü özellikle boğmacanın KOAH alevlenmeleri ve zatürreye gidişi hızlandırdığını biliyoruz. COVİD aşısı ile ilgili toplumlarda direnç gelişse de da KOAH”lı hastalarda tavsiye edilen aşılar içerisinde yerini korumaktadır. KOAH’ın ilerlemesini yavaşlatmak, durdurmak ve uzamış hastane yatışlarının önüne geçmek için aşılama ve bireye uygun ilaç tedavisinin düzenlenmesinin özellikle altı çizilmektedir. Bir de normalde bugüne kadar tanı ve tedavimizde göz önünde bulundurmadığımız Eozinofil dediğimiz tam kan sayımında saptanan ve alerji belirteci olan hücrelerin saptanması durumunda KOAH’lı hastaların tedavilerinin değiştirilmesi önerilmektedir.”

Özellikle içinde bulunduğumuz dönemde aşılamanın çok daha önemli olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Ü. Seha Akduman, “KOAH tanısı almış her yaştaki hastanın bu aşıları yaptırması çok önemli. Ayrıca, astım, kronik bronşit, kalp damar hastalıkları olanlar ve diyabetli kişilerin de bu aşıları yaptırması gerekli”

 

BU BELİRTİLER VARSA KOAH’TAN ŞÜPHELENMELİ?

KOAH’ın erken teşhis edilirse, tedaviyle ilerlemesinin yavaşlatılabildiğini ve hastaların yaşam kalitesinin korunabildiğinin altını çizen Dr. Öğr. Ü. Akduman, hastalar için uyarıcı olacak belirtiler konusunda şunları anlattı: “Özellikle sabahları daha yoğun görülen ve 3 aydan uzun süredir devam eden inatçı öksürük KOAH belirtisi olabilir. Bunun yanında nefes darlığı ve balgam çıkarma da hastaların en sık karşılaştığı şikayetler arasında yer alır. Hastalar, fiziksel aktivite sırasında ya da basit günlük işler yaparken bile nefes almakta zorlandıklarından şikayet eder. Yine özellikle sabah saatlerinde olmak üzere sık sık balgam çıkarma ihtiyacı hissetmek de ve hırıltı veya göğüste sıkışma hissi KOAH’ın tipik belirtilerinden biridir.”

Risk grubunda olmasına rağmen hasta semptomatik olmayabilir veya semptomlarını doktora başvuracak kadar önemsemeyebildiğini hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Ü. Seha Akduman, “Özellikle sigara içenler, 40 yaşın üzerindekiler veya kronik toz ve kimyasal maruziyeti olanlar bu belirtileri fark ettiklerinde KOAH açısından bir doktora başvurmalıdır. Hastalık her bireyde farklı seyreder ve tedavide en temel amaç şikayetlerin azaltılması ve atakların azaltılmasıdır. Her atakta akciğer fonksiyonlarında bozulma olur. Atakların önüne geçmenin en önemli noktaları bireye özgün uygun tedavi, aşılama, sigara ve kirli havadan uzak durulması, gerekli hastalarda ek oksijen desteğinin sağlanması, CPAP ve BIPAP ile pozitif basınç veren cihazların kullanılmasıdır.” Diye konuştu.   

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

“KOAH’ın Tanı ve Tedavisinde Çarpıcı Değişikler Var” yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Diş tedavisinde kullanılan teknolojiler ile hastaların da hekimlerin de hayatı kolaylaşıyor https://kocaelibasin.com.tr/dis-tedavisinde-kullanilan-teknolojiler-ile-hastalarin-da-hekimlerin-de-hayati-kolaylasiyor/ Wed, 13 Nov 2024 09:40:05 +0000 https://kocaelibasin.com.tr/dis-tedavisinde-kullanilan-teknolojiler-ile-hastalarin-da-hekimlerin-de-hayati-kolaylasiyor/ Teknolojik gelişmeler hayatın her alanında olduğu gibi diş hekimliği alanında da birçok yenilik sunuyor.

Diş tedavisinde kullanılan teknolojiler ile hastaların da hekimlerin de hayatı kolaylaşıyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Teknolojik gelişmeler hayatın her alanında olduğu gibi diş hekimliği alanında da birçok yenilik sunuyor. Görüntüleme tekniklerinden yazılım sistemlerine kadar pek çok teknolojik yardımcı bulunduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi M. Seda Altop, “Geleneksel radyolojik çekimlerin yerini daha detaylı görüntüleme imkanı sağlayan cihazlar almaya başladı. Dijital gülüş tasarımı gibi popüler olan teknolojik yenilikler hastalar için estetik tedavi seçenekleri sunuyor. Kullanılan görüntüleme yöntemleri ve yazılım sistemleri ile de hem daha hassas ölçümler yapılabiliyor hem de hastaların ve hekimlerin hayatı kolaylaşmış oluyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Üsküdar Diş Hastanesi Dr. Öğr. Üyesi M. Seda Altop, diş tedavisi alanında kullanılan teknolojilerden bahsetti.

Detaylı görüntülemeler, hassas ölçümler yapılabiliyor 

Teknolojik gelişmelerin hayatın her alanında olduğu gibi diş hekimliği alanında da yeniliklerin ve değişimlerin yaşanmasına sebep olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi M. Seda Altop, “Diş hekimliği radyolojisinde geleneksel çekim teknikleri, üç boyutlu yapıların sadece iki boyutlu görüntülenmesine olanak verir. Ancak günümüzde piyasaya sürülen, daha düşük dozlu ‘konik ışınlı bilgisayarlı tomografi’ (CBCT) cihazları sayesinde son derece detaylı kesitler halinde görüntüleme olanağımız var.” dedi.

CBCT sayesinde görüntülerdeki anatomik veya patolojik değişikliklerin analizinin ve teşhisinin kolaylaştığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi M. Seda Altop, üzerinde ölçüm yapılabileceğini ve kişiye özel plaklar hazırlanarak bazı cerrahi tedavilerde kolaylık sağlanabildiğini söyledi.

Hem hasta hem de hekimler için zaman kaybını önlüyor 

Özel tasarlanmış kamera ve yazılım sistemlerinin diş tedavisinde de kullanıldığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi M. Seda Altop, “Dijital ölçü, kişilerin ağız dokularını, normal ölçü yerine ağız içini görüntüleyerek oluşturulan 3 boyutlu bir model elde etme tekniğidir. Klasik ölçü yöntemlerinden farklı olarak dijital ortama direkt, hızlı bir şekilde veri aktarılır ve hassas ölçü alımını sağlar.” dedi.

Bir diğer teknolojik yardımcı olan CAD/CAM sistemlerinin protez yapımında kullanıldığını belirten Dr. Öğr. Üyesi M. Seda Altop, “CAD/CAM sistemleri tarama yöntemi ile veri toplayarak restorasyonun hazırlık, tasarım ve üretimini yapar. Bu sistemlerde tek seansta uygulamalar yapılabildiği için hem hasta hem de hekimler için zaman kaybı olmaz. Ölçü işlemine ve geçici restorasyon kullanımına gerek kalmamış olması avantajıdır.” şeklinde konuştu.

Kullanılan teknolojiler zorlu vakaları kolaylaştırıyor… 

“Ağız içinde kullanılabilen mikroskoplar diş hekimliğindeki büyüteçlerden farklı olarak büyütme oranı ve alan derinliği fazladır.” diyen Dr. Öğr. Üyesi M. Seda Altop, sözlerini şöyle tamamladı:

“Göze zararı ve gölge oluşturma oranı daha azdır. İşlem sırasında büyütmenin miktarını değiştirme opsiyonu sağlaması da zorlu vakaları kolaylaştırır. Diş hekimliği alanında kullanılan bir başka teknoloji de dijital gülüş tasarımı. Her hastaya bireysel gülüş kazandırmak amacıyla fotoğraflarla   oluşturulan yazılım sistemidir. Bu sayede hastalara hem daha estetik tedavi seçenekleri sunulabilir, hem de işlem sonucu hekim ve hasta için öngörülebilir olur.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

Diş tedavisinde kullanılan teknolojiler ile hastaların da hekimlerin de hayatı kolaylaşıyor yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Ortodonti tedavisinde en uygun dönem: Ergenlik dönemi öncesi https://kocaelibasin.com.tr/ortodonti-tedavisinde-en-uygun-donem-ergenlik-donemi-oncesi/ Thu, 31 Oct 2024 15:40:07 +0000 https://kocaelibasin.com.tr/ortodonti-tedavisinde-en-uygun-donem-ergenlik-donemi-oncesi/ Yanlış konumlanmış dişlerin çene kemikleri üzerinde düzgün şekilde yerleşebilmesi ve yüz düzensizliklerinin teşhis ve tedavisi ile ilgilenen ortodonti, karşı çenedeki dişler ile uyumlu, düzgün dişlerin olmasını hedefliyor.

Ortodonti tedavisinde en uygun dönem: Ergenlik dönemi öncesi yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Yanlış konumlanmış dişlerin çene kemikleri üzerinde düzgün şekilde yerleşebilmesi ve yüz düzensizliklerinin teşhis ve tedavisi ile ilgilenen ortodonti, karşı çenedeki dişler ile uyumlu, düzgün dişlerin olmasını hedefliyor. Ortodonti tedavilerinin genellikle 8 ile 13 yaşları arasında başladığını kaydeden İstanbul Atlas Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Sanaz Sadry, iskeletsel bozuklukların çocuğun büyüme dönemi henüz bitmeden giderilebildiğini, genç dokuların daha iyi yönlendirilmesi nedeniyle en uygun dönemin ‘ergenlik dönemi öncesi’ olduğunu söyledi. Sadry, tedavi sürecinde dikkat edilmesi gereken noktalara da dikkat çekti.

İstanbul Atlas Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Sanaz Sadry, ortodonti ve ortodonti tedavisi sırasında dikkat edilmesi gerekenlere ilişkin değerlendirmede bulundu.

Ortodonti, alt ve orta yüz düzensizliklerini de tedavi ediyor

Ortodontinin, yanlış konumlanmış dişlerin çene kemikleri üzerinde düzgün şekilde yerleşebilmesi ve yüz düzensizliklerinin teşhis ve tedavisi ile ilgilenen diş hekimliğinin bir uzmanlık dalı olduğunu belirten Doç. Dr. Sanaz Sadry, “Amaç karşı çenedeki dişler ile uyumlu, düzgün sıralanmış dişlerin olmasıdır. Tabi her ne kadar düzgün diş anlamına gelse de kelime anlamını aşan ortodonti bölümü, günümüzde sadece dişleri değil, alt ve orta yüz düzensizliklerini de tedavi etmektedir” dedi.

 

Ortodonti tedavisi gören hastaların yüzde 30’unu erişkinler oluşturuyor

 

Ortodonti tedavisinin çocuklara ve erişkinlere uygulandığını kaydeden Sadry, “Önceleri ortodontik tedavinin yalnızca çocuklarda uygulanabileceği görüşü hakim olsa da günümüzde ortodontik tedavi gören hastaların yüzde 30’unu erişkin bireyler oluşturur. Bu nedenle ortodonti tedavisinin her yaştaki birey için mümkün olduğunu söylemek mümkündür. Aynı zamanda sağlıklı bir kapanış 16 yaşında olduğu gibi, 60 yaşında da hastalar için önemlidir. Sağlıklı olan dişler her yaşta istenilen şekilde hareket ettirilebilir” diye konuştu.

 

Ortodonti tedavisine hangi yaşlarda başlanmalıdır?

 

Ortodonti tedavisinde yaş sınırı olmadığını, 7’den 70’e herkese tedavi uygulanabileceğini belirten Sadry, ortodonti tedavisi için en uygun yaş önerilerinin olduğunu söyledi.

 

Amerikan Ortodonti Derneği (American Association of Orthodontics -AAO) tarafından çocukların 7 yaşını geçmeden ortodontik kontrolden geçmelerinin önerildiğini ifade eden Sadry, “Çünkü bu yaşlardayken yani henüz ağızda süt dişleri bulunuyorken ortodonti uzmanı tarafından çocuğun çene ve diş gelişimindeki sorunlar kolayca tespit edilebilir. Anormal bir durumun tespit edilmesi halinde ortodonti soruna müdahale erkenden yapılabilir ve tedavi süreci çok daha kolay ve çok daha kısa sürede gerçekleştirilebilir. Aksi takdirde ileri yaşlarda daha komplike ve daha maliyetli tedavilere ihtiyaç duyulabilir” diye konuştu. 

 

En doğru yaş için ortodonti uzmanına danışılmalıdır

 

Ortodontik hastaların aktif tedavilerinin genellikle 8 ile 13 yaşları arasında başladığını kaydeden Sadry, “Böylece iskeletsel bozukluklar da çocuğun büyüme dönemi henüz bitmeden giderilebilir. Genç dokular daha iyi yönlendirildiği için ortodontistlerin en sevdiği tedavi zamanı, ‘ergenlik dönemi öncesi’ olarak adlandırılabilir. Küçük yaşlarda başlayan ve diş üzerinde yaşanan çapraşık yapıları düzenlemek ergenlik dönemde daha kolay olacaktır. Ortodonti tedavisine en uygun yaş, bireyin diş yapısı, çene gelişimi ve genel sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir. Bu nedenle uzman bir ortodontiste danışarak en doğru yaş tespit edilmelidir” tavsiyesinde bulundu.

 

Ortodonti tedavisinde süre kişiden kişiye değişiyor

 

Ortodonti tedavi süresinin de kişiden kişiye farklılık gösterebileceğini ifade eden Sadry, “Aktif ortodontik tedavi 1 ile 4 sene arası sürebilirken, ortalama 2 senede biter. Bazı bireyler biyolojik yapılarından dolayı tedaviye diğerlerinden daha hızlı ya da daha geç cevap verebilir. Ayrıca önleyici ve erken tedaviler sadece birkaç ay sürebilir. Apareyler tedavi sürecinde periyodik olarak uyumlanır” dedi.

 

Ortodonti tedavisinde 4 noktaya dikkat!

 

Doç. Dr. Sanaz Sadry, ortodonti tedavisinde dikkat edilmesi gerekenlere ilişkin de şu uyarılarda bulundu:

 

Ağız Hijyeni: Dişlerinizi normal rutininizden daha fazla fırçalamanız gerekmektedir. Her yemekten sonra ve akşam yatmadan önce, dişlerin fırçalanması gerekmektedir. Fırçalama işlemi ortalama 3 dakika sürmeli ve teller pırıl pırıl olana kadar devam ettirilmelidir. Tedavi boyunca ‘ortodontik diş fırçasına’ ilave olarak ‘arayüz fırçası da’ kullanmanız gerekmektedir. Eğer dişler bu süreçte iyi fırçalanmazsa, braketlerin altından oluşacak çürümeler sonucu, dişlerinizde geri dönüşü olmayan lekeler meydana gelecektir. Ayrıca kötü ağız hijyeni hekimin keyfini kaçırmakta, tedavinin de uzamasına sebep olmaktadır.

 

Ortodontik Aparey ve Aygıtlar: Hekiminizin takmanızı istediği aparey, plak ve lastikleri uygun bir şekilde takmalısınız. Aksi halde tedavinizin süresi uzar ve istenilen sonucun alınamamasına sebep olur. Braketlerin diş yüzeyinden kopmaması için yasak yiyeceklerden uzak durmanız gerekmektedir. Braketlerin kopması tedaviyi yavaşlatmakta ve ek ücret alınmasına sebebiyet vermektedir.

 

Randevular: Randevularınıza özen gösteriniz. Eğer randevularınızı unutmanıza neden olacak çok özel bir durumunuz varsa hatırlatma isteyebilirsiniz. Telefonla randevu alma işini acil durumlar dışında son güne bırakmamanızı öneririz. Çalışma kapasitesi dolmuş bir güne kendinizi son anda sıkıştırtırsanız verimsiz bir seans geçirir, sadece gelmiş olursunuz. Tatillerinizi ve uzun süreli seyahatlerinizi tedavinizin gidişatına göre ayarlamanız iyi olur. Tedavinin bazı dönemlerinde doktorunuza sormadan plan yapmamalı ve uzun süre ortadan kaybolmamalısınız. Aksi halde tedavi zarar verici hale gelir.

 

Sabır: Genellikle 10 gün süren alışma döneminde sabırlı olmanız gerekmektedir. Ağrı kesici almanızı tavsiye etmemekle birlikte, zor durumda kalındığında aspirin dışındaki ağrı kesiciler kullanılabilir. Ortodontik tedavi disiplin, titizlik ve iş birliği isteyen, kuralcı, uzun ve zor bir tedavidir. Çünkü dişlere uygulanan kuvvet kontrolsüz kalırsa, kemikleri ve diş köklerini eritici etki gösterebilmektedir. Bütün bu önlemler ve kurallar dişlerinizin ve çenelerinizin zarar görmemesi içindir.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

Ortodonti tedavisinde en uygun dönem: Ergenlik dönemi öncesi yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Meme Kanseri Tedavisinde Umut: Artık ‘Yok’ Değil, ‘Çok’ Diyoruz https://kocaelibasin.com.tr/meme-kanseri-tedavisinde-umut-artik-yok-degil-cok-diyoruz/ Wed, 23 Oct 2024 08:50:14 +0000 https://kocaelibasin.com.tr/meme-kanseri-tedavisinde-umut-artik-yok-degil-cok-diyoruz/ Küçükçekmece Belediyesi, 1-31 Ekim Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında ‘Meme Kanseri Farkındalık’ semineri düzenledi.

Meme Kanseri Tedavisinde Umut: Artık ‘Yok’ Değil, ‘Çok’ Diyoruz yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Küçükçekmece Belediyesi, 1-31 Ekim Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında ‘Meme Kanseri Farkındalık’ semineri düzenledi. Belediye Binası Çok Amaçlı Salonu’nda düzenlenen seminerde Prof. Dr. Selin Kapan, meme kanserinde erken tanı ve tedavinin önemine dikkat çekerek, ‘’Meme kanserinde etkili çok fazla silahımız var. Artık tedavisi yoktur yerine tedavisi çoktur diyoruz’’ dedi.

İnsan Kaynakları ve Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen seminerde; “Meme kanseri nedir, belirtileri nelerdir, görülme sıklığı nedir, meme kanserinin son yıllarda artmasının nedenleri nelerdir, değiştirilebilir risk faktörleri nelerdir, erken tanı ve teşhisin önemi nedir, tedavi yöntemleri nelerdir?” gibi konularda ayrıntılı bilgi verdi.

Selin Kapan: Her hastaya özel tedavi süreci oluşturuyoruz

Kadınlarda en fazla görülen kanser türünün meme kanseri olduğunu belirten Prof. Dr. Selin Kapan, ‘’Meme kanserinde şu anda çok fazla etkili silahımız var. Eskiden memede sert, ağrısız ve oynamayan kitle kötü huyludur ve tedavisi yoktur derken şu anda tedavisi çoktur diyoruz. Kanseri erken tanıdıysak eğer cerrahide hastayla birlikte çeşitli opsiyonları konuşuruz. Ameliyat çeşitlerimiz çok, sonrasında buna destek olacak ilaç tedavisi çeşitlerimizde çok. Şimdi akıllı ilaçlarımız da var, kemoterapi seçeneklerimiz de çok. Işın tedavisiyle de kanserin tekrarlamamasını sağlıyoruz. Her hastaya özel tedavi sürecimizi oluşturuyoruz’’ dedi.

‘’Erken tanıyla meme kanserinden ölümler sıfıra indirilebilir’’

Selin Kapan, erken tanı ve teşhisin öneminden bahsederken, ‘’Çoğunlukla evre 1 yani erken tanılarda beş yıllık hastalıksız sağ kalım yüzde 100 iken, metastaz yapmış olanlarda biz hastayı beş yıl bile yaşatamıyoruz. Her yıl 5 bin kadın meme kanseri nedeniyle ölüyor çünkü hastada uzak metastazlar oluyor. Bu nedenle kadınların kendi kendilerini muayene etmeleri ve yılda bir kez doktora gitmeleri hayati önem arz ediyor’’ dedi.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

Meme Kanseri Tedavisinde Umut: Artık ‘Yok’ Değil, ‘Çok’ Diyoruz yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Bu proje meme kanserinin tedavisinde yol gösterici olacak https://kocaelibasin.com.tr/bu-proje-meme-kanserinin-tedavisinde-yol-gosterici-olacak/ Mon, 21 Oct 2024 07:40:07 +0000 https://kocaelibasin.com.tr/bu-proje-meme-kanserinin-tedavisinde-yol-gosterici-olacak/ Ege Üniversitesi (EÜ) Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Prof.

Bu proje meme kanserinin tedavisinde yol gösterici olacak yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>
Ege Üniversitesi (EÜ) Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ozan Ünsalan’ın yürütücülüğünü yaptığı, EÜ Tıp Fakültesi Biyofizik Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Erdal Binboğa ve Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Aktuğ’un bilimsel altyapısını kurguladığı proje TÜBİTAK 1002 Hızlı Destek Programı kapsamında desteklenmeye uygun görüldü. Proje ile meme kanseri hücre hattına uygulanacak olan JNK inhibisyonunun kanserli hücreler üzerindeki etkileri moleküler, morfolojik, mikroskopik ve spektroskopik yöntemlerle ilk defa araştırılacak. Multidisipliner bilim ekibi tarafından yürütülecek olan araştırma sonucunda elde edilecek veriler, hem meme kanserinin tanı ve tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmesine hem de literatüre katkı sunacak.

Proje ekibini makamında ağırlayan Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Budak, “Akademisyenlerimizin özverili çalışmaları ile her yıl TÜBİTAK’a en çok proje başvurusu yapan ve en çok projesi kabul gören üniversite olmanın gururunu yaşıyoruz. Ege Üniversitesi akademisyenlerimiz son yıllarda kanser hastalığı başta olmak üzere pek çok hastalığın tanı ve tedavisine yönelik önemli projeleri multidisipliner bir anlayışla gerçekleştiriyorlar. Yürütücülüğünü Prof. Dr. Ozan Ünsalan hocamızın üstlendiği ve meme kanseri araştırmalarına yol gösterecek proje TÜBİTAK 1002 Hızlı Destek Programı kapsamında desteklenmeye layık görüldü. Çağımızın en önemli hastalığı olan kanserin tanı ve tedavisine yönelik çalışmalara önemli katkı sağlayacak bu projeyi gerçekleştiren ekibimizi kutluyorum. Ege Üniversitesi olarak araştıran, proje üreten tüm akademisyenlerimizin her zaman destekçisi olmaya devam edeceğiz” dedi.

“Meme kanseri hücrelerinin çoğalmasının nasıl durdurulacağı ilk defa belirlenecek”

Araştırmanın içeriği ile ilgili bilgi veren Proje Yürütücüsü Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ozan Ünsalan, “Yapılacak çalışmada, meme kanserinin yayılmasında ve tedaviye direnç göstermesinde büyük rol oynayan c-Jun N-terminal kinaz (JNK) sinyal yolunun inhibisyonunun, meme kanseri hücrelerinin büyüme ve çoğalmasını nasıl durdurabileceği ortaya ilk defa konulacak. Araştırma sonuçları, JNK inhibisyonunun meme kanseri hücrelerinin epigenetik düzenleyicilerini nasıl etkileyeceği ve kanser hücrelerinin normal hücrelere göre nasıl farklılık göstereceklerini belirleyebilecek. Proje kapsamında meme kanseri hücreleri FTIR spektroskopi, mikro-Raman spektroskopi, Atomik Kuvvet Mikroskopi (AFM) ve Taramalı Elektron Mikroskopi-Enerji Dağılım Spektroskopi (SEM-EDS) gibi teknolojilerle birlikte sistematik olarak ilk kez ele alınacak. Bu yöntemlerle, kanserli hücrelerin mekanobiyofiziksel özellikleri, özellikle hücresel düzeyde yüzey morfolojileri ve elementel bileşimleri detaylı bir şekilde analiz edilecek. Elde edilmesi beklenen sonuçların meme kanserinin tedavisinde yol gösterici olması açısından büyük önem taşıdığı ve umut vadettiği düşünülüyor” diye konuştu.

“Yeni tedavi yöntemleri geliştirilecek”

Prof. Dr. Ozan Ünsalan, “Sağlık Bilimlerini ve Fen Bilimlerini kapsayan; Biyofizik, Histoloji ve Embriyoloji, Tıbbi Biyoloji ve Fizik dalları arasında gerçekleştirilecek olan bu çok disiplinli iş birliği, her bir disiplinin uzmanlığını ve yöntemlerini bir araya getirerek, daha kapsamlı ve bütüncül bir araştırma yaklaşımı sağlayacaktır. Hücresel düzeyde elde edilecek bulgular meme kanserine yönelik yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi ve mevcut tedavi stratejilerinin iyileştirilmesi için temel oluşturabilecektir. Özellikle, meme kanseri hücrelerinin mekanobiyofiziksel özelliklerinin anlaşılması, hedefe yönelik terapilerin geliştirilmesinde de önemli bir rol oynayabilecektir” dedi.

“Farklı üniversite ve disiplinlerden akademisyenler görev alıyor”

Projede Tıp Fakültesi Biyofizik Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Erdal Binboğa, Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Hüseyin Aktuğ, Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Çığır Biray Avcı, Fen Fakültesi Fizik Bölümü’nden Prof. Dr. Ozan Ünsalan, Fen Bilimleri Enstitüsü’nden Arş. Gör. Dr. Çisem Altunayar Ünsalan ve Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı’ndan Arş. Gör. Dr. Berrin Özdil Bay görev alıyor.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

Bu proje meme kanserinin tedavisinde yol gösterici olacak yazısı ilk önce Kocaeli Basın üzerinde ortaya çıktı.]]>